1000Kitap Logosu
özgür koç
TAKİP ET
özgür koç
@ozgurkocc
“Melankoli, şehvetli bir hüzündür yüceltilmiş hali ise sanat icra etmektir.”
Etiketler...
Eğitilmedim.
Tekirdağ
Artvin
88 okur puanı
14 Mar 09:49 tarihinde katıldı.
94
Kitap
55
İnceleme
15
Alıntı
35
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Sabitlenmiş gönderi
Tanrı’nın Doğası, İlk Yalan
Bir Ölümlünün Elinden Yaratılış Sorunsalı ( Belki kurgusal olduğu kadar gereksiz, basit ve saçma olabilir ama eğlenceli doğrusu) İyilik, kötülük, günah vb. mefhumların yanısıra; suç, doğru-yanlış, medeniyet ve sanat gibi toplumsal ve kültürel normlar, insanın inşa ettiği veya irade kullandığı süreçlere isnat eder, evet. İnsanın, evreni ve kendini değiştirmeye bu derece muktedir oluşu kaçınılmaz olarak şu klişe soruyu her daim gündemimizde tutmaktadır: İnsan, bilgi ve ihtiyat sahibi bir mahlukat olmasına rağmen nasıl oldu da cennetten düştü ? Şeytan tarafından mı kandırıldı ? Teolojik öğretileri kabul edip öyle olduğunu varsayalım. Peki o zaman Şeytanı kim kandırdı? Aden bahçesine girebilecek kadar ayrıcalık sahibi olan ve ilk insanı kandırabilecek kadar mahir olan bu kurnaz ve semavi varlığı baştan çıkarcak derecede kudret sahibi kişi ( varlık, güç vs ontolojik anlamda) kim olabilir ? Bu ilahi manipülasyon kimin eseri olabilir ? Cevabı o malum varlık ise, yani her şeye kadir olan Tanrı ise, ilk yalancı Tanrı’dır diyebilir miyiz ? Tanrı’nın doğasına içkin olarak kabul edebileceğimiz bu “yalan” mefhumunun, insanlığın serüvenine zemin hazırladığını varsaydığımız an, insanın gelişmekte olduğunu fakat insanlığın yerinde saydığını ileri sürebiliriz.
11
Aile ve Kapitalizm Alışıldık bir Hikaye
Kapitalizmin en büyük ve en önemli mülkiyeti ''aile'' dir. Aileler devletin ideolojik aygıtı haline gelmeye devam ettikçe, sadece emek gücünün üretimi sürekli hale gelmeyecek aynı zamanda aileler kapitalizmin deri değiştirme sürecinde aktif rol oynayan aygıtların en önemlilerinden biri haline gelecektir. Aile kurumu, barındırdığı iç ve dış çelişkileri itibariyle bize şunu göstermiştir : Tarihsel süreç içerisinde toplumlar evrimleştikçe, aile kurumu da yani kadın ve erkeğin toplumsal konumu da evrimleşmektedir. Kültürel alanda ki değişim veya politikada takınılan tavır, aile içinde oluşan politik bilinç ile çok yakından ilişkilidir. Evet, her ne kadar aile, ilkel toplumların uygarlaşma süreçlerinde (yabanıllık-barbarlık- uygarlık) izlediği aşamaların yansıması halini alırken daha belirgin bir dinamiğe sahip olsa da (ki bu süreçte hızlı bir şekilde cereyan etmemiş ve ailenin bu süreci içselleştirmesi kolay olmamıştır ama kaçınılmaz olmuştur) günümüzde bu belirginlik kendini toplumsal bilincin daha derinlerine itmiştir. Bu derinlerde saklı kalan ve zamanla bastırılarak bilinçaltına inen belirginlik, kapitalizme geç gelişimini tamamlaması için sağlam temeller hazırlamıştır. ​Bilinçaltından yola çıkmak her ne kadar materyalist yöntemle bağdaşmasa da geçici bir süre için kapitalist sistemi, sermayenin bilinci olarak, aileyi ise bu bilincin, bilinçaltı dışavurumunu temsil eden bir sembol veya simge olarak ele almak istiyorum. Bilinçaltı, sembolleri kullanır ve onlara karşılık verir. Bir sembolle birçok anlam ifade edebileceği gibi bir çok resimle bir anlam ifade etmeye de çalışabilir. Ve bazen bilinçaltı, bilinci suçlayabilir, uyarabilir ve cezalandırabilir.Tüm bu faaliyetlerin amacı kişiyi korumak olsa da bu koruma görevini yaparken bazen kişiye zarar verebilir. Daha da kritik olan özelliği, bu koruma işlevini yerine getirmesi için tehlikenin hayali ve gerçek olması fark etmez. Konuya bu şekilde yaklaşmamın nedeni şudur : Materyalist anlayışa göre, insan kendi gerçeği içinde toplumsal ilişkilerin tümüdür. Bu ilişkileri maddi hayatın ürünü olarak kabul etmemize rağmen ya insanın özgür seçimi yanılgısından ibaretseler ve idealizmin cisimleşmiş hali olan bir iktidarın, topluma tayin ettiği şizofren bir bilincin ürünüyseler? Bu şizofren bilincin tadını çıkarmaya devam mı edeceğiz ? Düşünceler, fikirler veya ideolojiler, inanca dönüştükleri anda bir nevi toplumun maneviyatı olurlar. Tıpkı, tarihteki devrimci liderlerin toplumun moral güdüsü olup bağımsızlık fikri gibi sarsılmaz bir inancı doğurması gibi. Fakat, ideolojilerin inanç haline evrimi, her zaman bu kadar insancıl olmayabilir! ​Toplumların manevi yaşamını anlamak için toplumların maddi yaşamından yola çıkmamız gerektiği yadsınamaz bir gerçektir. Ama daha önce de bahsettiğimiz gibi toplumsal bilincin ideoloji yoluyla manipüle edilmesi ve manipülasyonun aile aracılığı ile yapılması sonucu, farkındalığımızı yitirme tehlikesi baş göstermiştir. Ailenin, kapitalist sistemin ve iktidar ideolojilerinin aygıtı olarak kullanılmasının temel nedeni, tepeden inme,sahte bir bilinç ile toplumun kalıcı olarak şekillendirilmesinin mümkün olmamasıdır. Ama eğer o bilinç, toplumun en temel ve en küçük biriminden itibaren filizlenmeye başlarsa ve bir nevi maddi bir boyut alırsa, işte o zaman ölümsüzlüğünü ilan etmiş demektir. Aile sadece anne-babanın çocuğunu eğittiği ve terbiye ettiği bir kurum değildir. Aile kurumunun günümüzde ki asıl işlevi kapitalizmi ve karşıt devrimci güçlerini terbiye etmektir. Çünkü aile değişirse toplum değişir !
4
Rasyonalizm ve Kant
Kant, aklın kullanım alanlarını kamusal ve özel olarak iki şekilde sınıflandırır. Düşünür, insanın kamusal aklını özgürce, özel aklını ise itaatkâr bir şekilde kullanması gerektiğini savunur. Kant aklın özel kullanımını, insanın makinenin bir dişlisi olduğu durumlar ile yani, toplum içinde üstlendiği bir rol, sorumluluk veya ödev ile tanımlar. Örneğin, askerlik görevini ifa ederken, memurluk yaparken veya vergi verirken, insanın her ne kadar körü körüne mutlak şekilde itaat etmesi istenmese de yine de aklını kullanmasına belirli şartlar dahilinde izin verilir. Kamusal akıl ise bireyin, toplumun ve sistemin etkileneceği bir görev ile yükümlü olmadığı yani, toplumun makul bir üyesi olduğu anlarda ve mekanlarda aklını kullanmasını ifade eder. Bireyler, bu koşullar altında akıllarını diledikleri gibi özgürce kullanabilirler. Kant, ileri sürdüğü bu görüşler ile bir anlamda kendi fikriyatını reddetmektedir. Çünkü, her koşulda itaat etmekle yükümlü olan toplumsal özne, aklını özgürce kullanma cüretini gösterebilme güvencesini nasıl elde edebilecektir ? Görüldüğü üzere Kant, itaatkarlığı, düşünme hakkıyla ödüllendirmiştir. Kant’ın itaat ve rasyonalite etkileşimini ilişkilendirdiğimiz zaman, disiplinci yönetim anlayışı altında insanların, rasyonel bir varlık olarak diledikleri gibi akıl yürüteceklerini ve özgün tasarımlarda bulunabileceklerini varsaymış oluruz. Fakat bu çıkarsamanın koşulu, Kant’ın olgunlaşmış insana yüklediği itaat sorumluluğunun düzeyine bağlıdır. Ayrıca, Kant’ın rasyonel insanı özgür bıraktığı anlar, yani, kamusal aklın kullanılabileceği koşullar nasıl mümkün olabilir? Böyle bir şartlı özerklik, bireyin herhangi bir toplumsal sorumluluk, ödev veya bir iş üstlenmemesi halinde mümkün hale gelir. Peki bu durum, kapitalist sistemde insanın varlığını idame etmesine yardımcı olan ücretli emeğin inkâr edilmesiyle mi elde edilebilecektir? Kant’ın kamusal aklını incelediğimiz zaman aklı özgürce kullanabilmek için Romen Diyojen gibi bir yaşam tarzını benimsememiz gerektiği sonucuna ulaşmamız, abartılı bir çıkarım olabilir. Zira bu anlamda müstesna bir kişilik olan Diyojen bile olgunlaşmamışlıktan kurtulup kamusal aklını özgürce kullandığı esnada, bir iktidar temsili olarak yorumlayabileceğimiz İskender’in müdahalesine maruz kalmamış mıydı? Diyojen örneğinden hareketle Rasyonalizmi icra etme teşebbüsüne cüret eden bu satırlar, Foucault’un o meşhur: “İktidar her yerdedir ve hep uyanıktır” ikazını dikkate almamız gerektiğini hatırlatmaktadır.
4