"Hayat sahiden yaşanmaya değmeyecek kadar küçüklükler ve bayağıklarla dolu."
"İlkbahar gibi mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer... Ne olursa olsun..."
Kitap benim için bu iki cümle aslında, bu iki cümle tamamen Ömer'i anlatıyor. Her kötü olaydan sonra sürekli kendine ve etrafındakilere değişeceğini, daha manalı bir hayat istediğini söyleyen ; güzel bir şey olunca anlık heyecanlara kapılan, dünyayı güzel gören ikinci cümledeki Ömer. Kendine ve etrafındakilere verdiği sözleri tutamayan, anlık sevinç ve heyecanlar geçince yeniden eski haline, kendine dönen Ömer ise ilk cümle.
Tanıdık geldi değil mi?
Kendimizden...
Kendimizi mutlu hissedince dünyadaki her şeye gücümüz yetecek gibi oluruz, kendimize sözler verir, büyük laflar ederiz. Ertesi gün hiçbir şey değişmediğini görünce hakikaten bu dünyanın yaşanmayacak kadar kötü olduğunu düşünürüz, hiçbir şey yapamayacak olduğumuza da kendimizi inandırırız. Suçu da sürekli başka şeylere atarız. Siz buna ne dersiniz bilmem ama Ömer İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN diyor. Ama aynı Ömer sonra şunları söylüyor; "içimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var..."
Ömer'in hayatındaki tüm sorunun da bundan kaynaklandığını düşünüyorum yani TEMBELLİKTEN.
Bu romanda Ömer'i çok önemli buluyorum çünkü kitaptaki çoğu şey ona göre şekil alıyor.
Macide, Bedri, Nihat, veznedar, profesörler, yazarlar...
Macide insana kitapta çok güzel bir mesaj veriyor.
" Fakat şimdi, hiçbir faydası olmadığını bile bile, yanlış ve manasız bulduğum şeylere oyuncak olmak, bütün sevgime rağmen imkansız..."
Bedri, insana gerçek sevginin ne olduğunu anlatıyor. Ömer gibi çok sevmek değil de Bedri gibi güzel sevmek gerekiyor.
İsmet Şerif, Emin Kâmil ve diğerleri onlar için de demek istediklerimi Macideden aktarıcam sizlere:
"Bütün sözleri, bütün okudukları, bütün