Kitap, yazarın hayatından izler taşıdığı için otobiyografik roman olarak değerlendiriliyor. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi "açlık" okuyoruz bu kitapta, derin bir açlık. Taş yedirten, tahta yedirten, çiğ et/kemik yedirten, kendi tükürüğü ile giderilmeye çalışılan bir açlık... Başkarakter, kimsesiz genç bir adamdır. Yazar olmak ister, kendince bir şeyler karalar, kendini en iyi yazarak ifade eder. Yazılarını dergilere & gazetelere satmak, geçimini bu yoldan sağlamak ister fakat yazıları kabul görmez. Tüm eşyalarını rehinciye verir yine de ne ruhunu ne midesini doyurabilir. Sokaklara düşer, günlerce haftalarca tek lokma yiyecek bulamaz; kimseye de el açmayacak kadar onur sahibidir. Tek lokma istemez çevresindekilerden, onlar durumu fark eder de verirse ne âlâ...
İşte bu şartlar altında yaşamını sürdürmeye çalışan çaresiz, hayattan beklentisiz, ruhu çekilmiş bir insanın yaşamını okuyoruz. Tabii tüm bunların içinde bir de aşk...
Beni çok etkiledi bu hikâye. İliklerime kadar hissettim karakterin yaşadığı çaresizliği, açlığı, yokluğu... Belki de yazar bu yollardan geçtiği için, böylesine ustaca betimleyebilmiştir tüm bu soyut duyguları. Sadece sonunu daha farklı beklerdim ama yazar böyle olmasını istemiş saygı duyuyorum.
Okumanızı tavsiye ederim.