“Şu an bile, bilge adamların gençliklerini tefekkürle tükettiği kulelerden çıkıp gelmesine ve konuşmasına değer veriyorum ama onları dinlerken, sevgilimin fısıltılarındaki tadı bulamıyorum.
Yan yana uykuya dalmak üzereyken, karmaşık renklerin mırıltısı; küçük bilge sözcükler ve küçük zekice sözcükler, su kadar şehvetli, arzuyla ballanmış.
Şu an bile, hâlâ aklımda, servileri ve dupduru gülleri, yüce mavi dağları ve küçük gri tepeleri, bir de denizin sesini ne kadar sevdiğim.
Günlerden bir gün yabancı gözler ve kelebeklere benzeyen eller gördüm; sabahları sırf benim için kekiklerden tarlakuşları havalandı ve çocuklar yıkanmaya küçük derelere geldi.
Şu an bile, bu hayatın doyulmaz tadına varmışım, biliyorum, büyük şölenlerde, yeşil fincanlar ve altın takımlar kullandığımı.
Sevgilimden yansıyan ebedi ışığın apak bir sağanak halinde, kısacık ve çoktan unutulmuş bir zaman için gözlerime dolduğunu”