Artık ne söylersek söyleyelim, Japonya çoktan Batı'nın çizgisinden gitmeyi seçti, yaşlıları geride bırakmak ve ilerlemekten başka çaresi yok. Lakin tenimizin rengi değişmediği sürece, verdiğimiz kayıpları sonsuza kadar sırtımızda taşıyacağımızı kabul etmek zorundayız. Beni bütün bunları yazmaya iten en güçlü motivasyon, bazı alanlarda —örneğin edebiyat ve sanatta- hâlâ bu kayıpları telafi edebilecek yollar olduğunu düşünmem. Ben, çoktan kaybettiğimiz gölgeler dünyasını en azından edebiyat aracılığıyla tekrar hatırlatmak istiyorum. Edebiyat denen evin saçaklarını derinleştirmek, duvarlarını karartmak, görünürde neyi varsa gölgelere itmek ve gereksiz ev içi süslemelerini söküp atmak istiyorum. Her ev böyle olsun da demiyorum, bir tane bile olsa yeter. Neye benzeyeceğini görmek için ışıkları kapatın.
Geçenlerde bir dergi ya da gazetede İngiltere’deki yaşlı kadınların şikâyetlerini anlatan bir yazı okudum. Kendileri gençken yaşlılara değer verir, onlarla ilgilenirlermiş ancak şimdiki genç kızlar onlarla hiç ilgilenmiyor, yanlarına dahi yaklaşmıyorlarmış, sanki yaşlı insanlar pis canlılarmış gibi... Günümüzdeki gençlerin karakterleri, geçmişteki gençlere nazaran çok farklı diye hayıflanıyorlardı. Hangi ülkeye gidersek gidelim yaşlıların aynı şeyi söylemesi şaşırtıcı. Sanırım insan yaş aldıkça geçmişin her konuda şu andan daha iyi olduğunu düşünmeye başlıyor. Bir yüzyıl önceki yaşlılar iki yüzyıl öncesini özlüyor, iki yüzyıl öncekiler üç yüzyıl öncesini özlüyor. Her dönemde bir "andan memnuniyetsizlik" var.
Güzelliğin objelerin kendisinde değil, objeler arasında türeyen gölgelerin şekillerinde, ışık ve karanlıkta olduğunu düşünürüz. Gece beliren parıltılar, pek tabii gecenin ortasında ışık saçarlar ama aynı parıltıların gündüz ışığının altında tutunabilecekleri gölgeleri olmaz.