bedenim bir an sarsıldı. unutmaya çalıştım. gidip camı indirdim, perdeyi çektim. ah, işte yalnızlıktı beni böyle yapan. alıştığım bir şeydi yalnızlık, seviyordum yalnızlığı, onsuz edemezdim.
"insanın korkusu olmalı beyefendi," dedi. "korkmalı insan, ama korkusunun üstesinden gelmeyi de bilmeli. korkusu olmak, korkak olmak değildir. bakın şu kahvede oturan bu insanların hemen hepsi korkaktır. bir korkaklar sürüsünün içinde yaşıyoruz. bu insanların elinden bugünkü işlerini alın, hepsi de bir anda paniğe kapılırlar, dünyaları söner. sanki onlara uygun tek bir iş vardır dünyada, onlar da onu nasıl olduysa bulmuşlardır. aslında o edindikleri işlerini de doğru dürüst yapamazlar ya, neyse, onları işlerinden koparın, ölürler, inanın ölürler, korkudan ölürler, açlıktan ölürler ya da sürünürler."
sıkıntısız insanları sevmem ben. sıkıntı, tedirginlik, insanı sürüden ayırıyor. rahat, düşünmeden, dört ayağını gerip oturan insanlar, sıkıntısız insanlar pek çok çevremizde. otsu yaratıklardır onlar. insan olarak yaratılmışsın bir kere, yeniden bir ot olmaya özenmenin ne anlamı var. doğarlar, aynı noktada boy atarlar, büyürler, yine aynı noktada kıvrılıp ölürler.
masada oturanlar da bana dönmüşlerdi. ne türlü olursa olsun üzerime toplanan bakışlar beni rahatsız eder. sanki garip, ilk kez görülen bir değişik hayvana bakarlarmış gibi.