Afrika’ya yaptığı yolculuk sonucu orada gördükleri karşısında dehşete düşen Joseph Conrad, yaşadıklarından izler barındıran Karanlığın Yüreği’ni 1899’da yazmış. Çıktığı ilk dönemden beri ses getiren bu novella, geçenlerde @isbankasıkulturyayınları tarafından yayımlanınca merak edip aldım. Modern klasiklere düşkünlüğüm sonucu aldığım bu kitap, beni etkileyen klasikler arasına girdi; yer yer ruhumu daralttı, yer yer dehşete düşürdü ve gerçeklerin ayırdına varmamı sağladı.
Marlow adındaki karakterin bir gemide suların yükselmesini beklerken arkadaşlarına başından geçen ve onu çok etkileyen bir olayı anlatmasıyla biz de Karanlığın Yüreği’ne yolculuk ediyoruz. Hayatta pek bir uğraşı olmayan ama gemi sürmeyi öğrenip kaptanlık belgesi almış olan Marlow, kendini kanıtlamak ve çocukluğundan beri görmek istediği Afrika’ya gitmek için bir şirkete başvuruyor. Bu ‘Şirket’ o dönemde onlarcası gibi Afrika’daki halkı medenileştirme kisvesi altında sömürüyor, dövüyor, öldürüyor…
Kaptanlardan biri yerlilerle sorun yaşadığı için kısa sürede işe alınan Marlow uzun bir yolculuk sonrası Afrika’ya, Şirket’in Merkez İstasyonu’na ulaşıyor. Bölgeye adımını attığı anda yerli insanlara yapılan zulüm ile yüz yüze geliyor; dinlenmek için gittiği ağaçlığın gölgelik kısmında yarı baygın ve hepsi bir deri bir kemik olan yerliler onu şok ediyor, üzüyor. Hızla oradan uzaklaşıyor. Merkez İstasyon yozlaşmış; çalışmayan ancak gözü yükseklerde bir sürü ‘hacı’ ile dolu. Ellerinde ‘asa’ları tüm gün dedikodu kazanı kaynatan bu adamların tek bir amaçları var: Para.
Kaptan olarak gelen Marlow yerinden kıpırdayamıyor çünkü o gelene kadar dayanamayıp yola çıkan Müdür ve hacılar ellerindeki tek tekneyi batırmışlar. Enkazın içinden kendine çalışabilir bir tekne yapmaya çalışıyor Marlow. Çok zor olmayan bu iş bile