Floresanın gündüze çevirdiği lokantanın en ön masasındaki yuvarlak çeneli, iriyarı adam da çocuğa bakıyordu ters ters. O da bir zamanlar tıpkı bu çocuk gibi yalınayaklarıyla etli etli basardı soğuk nisan kaldırımlarına. Onun da üstü başı bu çocuğunki gibiydi, o da bu çocuk gibi bakardı aydınlık lokantalarda karın doyuranlara aç gözlerle. Onda da ana, baba, hala, teyze hak getire. Hak getire ama, açmıştı gözünü efendim! Su satmış, karamela satmış, kokoreççinin yanında çalışmış, küfe hamallığı yapmış, Çerkesli Rasim'in yanında erkete beklemiş, Sultanahmet yangın yerlerinin vurucu kırıcı hırsızlarına Maçka'larda, Şişli'lerde Hamambaşı'larda enselenmiş, mariz yemiş, ensesini kaşımış, yol kesmiş, adam soymuş, kafa atmış, bıçak yemiş, ama en sonunda da vurmuştu voliyi. Nerden? Nasıl?
"Eeee.. Fazla eşeleme, müteahhidim bugüne bugün. Kaydım var ya Ticaret Odası'nda!" Rakısını yeniden yudumladı, seslendi:
"Garson!"
Garson siyahlar içinde, koştu:
"Evet beyim?"
"Kov şu piçi ordan!"
"Piç mi? Değil mi? Piçse ne olmuş? Suçu ne? Ne yapmış?"
"Haydi bakalm küçük, al voltanı!"