Miss Pross'un ne kadar kıskanç olduğunu biliyordu ama tüm o eksantrikliğinin altında yatan –yalnızca kadınlar arasında görülebilecek türdeki– o fedakâr yaratığı da biliyordu artık; bu kişiler yitirdikleri gençliğe, asla sahip olmadıkları güzelliğe, asla kazanacak kadar talihli olmadıkları becerilere ve asla kendi kasvetli hayatları üzerinde parlamayacak olan parlak umutlara saf bir sevgi ve hayranlıkla, köle gibi bağlanırlardı.
Güneş hüzünlü hüzünlü yükseldi; güneşin üzerine vurduğu hiçbir şey, sahip olduğu yetenekleri ve güzel duyguları kullanma becerisinden yoksun, kendi yaran ve mutluluğu için bir şeyler yapmayı beceremeyen, dahası bu feci halinin farkında olan ve bu feci halin onu tüketmesi pahasına kendinden vazgeçen bu adamdan daha hüzünlü değildi.
Sesin bu içler acısı hali yalnızlıktan ve uzun süre kullanılmamış olmaktan kaynaklanıyordu. Çok uzun zaman önce çıkmış bir sesin en son zayıf yankısıydı sanki. İnsan sesinin canlılığından ve tınısından öyle uzaktı ki, bir zamanlar güzel olan bir rengin solgun bir lekeye dönüştüğü hissini veriyordu. Bu ses o kadar derin ve bastırılmıştı ki, yerin altından geliyordu adeta. O kadar etkileyiciydi ki, ancak ümitsiz ve yolunu kaybetmiş bir yaratık, bir başına çölde dolaşmaktan yorgun düşmüş, açlıktan ölmek üzere olan bir gezgin, ölmeye yatmadan önce yuvasını ve dostlarını anarken böyle bir ses çıkarabilirdi.
Defarge sertçe, "Böyle bir şey mümkün mü?" diye tekrar etti. "Tabii ki. Yaşadığımız şu güzel dünyada, böyle bir şey mümkün, başka pek çok şey de mümkün, hatta mümkün olmakla kalmayıp şu göğün altında her gün gerçekten oluyor böyle şeyler –cidden oluyor! Şeytan giriyor insanın aklına. Neyse biz işimize bakalım."