“Aslında yaratma arzusu; biyolojik, seksüel bir şeydir. Seksüel enerji senin yaratıcı enerjindir. Mesela; ünlü ressam, şair ve heykeltıraş olan kadınlarımız yok. Basit bir nedenden dolayı; çünkü onları tatmin eden en büyük tutku, dünyaya canlı ve mutluluk saçan bir çocuk getirmektir. Bununla başka neyi kıyaslayabilirsin ki? Senin yarattığın tablolar güzel olsa bile; ölü bir şeyden fazlası değildir. Müzik yaratabilirsin, bir şarkı… Ama bunlar güzel bir çocuk ile kıyaslanabilir mi? Bir çocuğun gözlerine bakmak… Senin tüm tabloların onun yanında bir hiçtir. Çocuk güler ve senin tüm şarkıların yerle bir oluverir. Sen bir çocuğun ilk konuşmasındaki o heyecanını gördün mü hiç? Ve çocuk yürümeye çalışır; onun hissettiği: ‘Yürüyebiliyorum’ heyecanı; senin tüm bilimin ve sanatın ile kıyaslanamaz bile… Anne; rahmindeki çocuğu ilk andan itibaren, o büyümeye başlar başlamaz gözlemler. Bir iki çocuk doğurmayı deneyimlemiş anne; çocuğun kız mı erkek mi olacağını söyleyebilir. Çünkü kız; rahimde sessizdir, erkek ise çok erken dönemlerden itibaren tekmelemeye başlar; çıkmak için acele ediyordur. Anne; bir çocuk doğurduğundan dolayı halinden memnundur. Çocuğa büyümesinde yardımcı olur ve işte bu yüzden başka türden yaratıcılıklara gereksinim duymaz. O; yaratıcılık arzusunu bu şekilde gidermiştir ama erkeğin başı beladadır. Çünkü o; çocuk doğuramaz. Bunun yerine başka bir şeyler bulmalıdır; aksi halde kendini kadından aşağı hissedecektir ve derinliklerinde de bu değersizlik vardır. İşte bu değersizlik hissinden dolayı erkek; resimler, heykeller yapmaya; dramalar, şiirler, romanlar yazmaya ve yaratıcılık dünyasının tüm bilimsel keşiflerini araştırmaya koyulur. Bir erkeğin kadına: ‘Ben bir yaratıcıyım. Sen sadece biyolojinin elindeki bir aletsin, çocuk senin meydana getirdiğin bir şey