• 240 syf.
    ·9/10
    Dünyada ençok tartışma yaratan ve 500 milyondan fazla satan eser, eski ve özel bir kitap. Çok uzun bir epik şiir aslında. 17. Yy da yazılmış olağanüstü ve büyüleyici. Dünya Edebiyatının Kör Homeros'u diye adlandırılan Milton bu eserinde
    Adem ile Havva’nın Cennet’ten Kovuluşunun Öyküsünü anlatıyor, evet. Ancak bana göre asıl anlattığı ve okurun etkileyici bulduğu Lucifer’in öyküsü aslında. Sıradışı betimlemelerle neredeyse İblise sempati duyup, saygı da besliyorsunuz.. Zaten şair de bu sebeple çok eleştiri almış. Sıradışı bence..

    Böyle büyük bir yapıtı okumak ayrıcalıktır bence. Kolay mı? Pek değil. Lakin kim korkar hain kurttan .
    Küçük bir pasaj


    “Ey Yaratılanların en güzeli, Tanrı’nın yarattıklarının Sonuncu en iyisi, gözün görebileceği, aklın düşünebileceği en güzel şey, Kutsal, tatlı kadın! Nasıl böyle birden kaybettin kendini, Soldun ve ölüme yaklaştın? Yasağı nasıl ihlal ettin, Yasak kutsal meyveyi nasıl kopardın? Seni lanetli bir düşman kandırdı,Ama kim bilmiyorum ve seninle beraber ben de mahvoldum; Hiç kuşkusuz seninle birlikte ben de öleceğim. Sensiz nasıl yaşarım? Senin tatlı konuşmandan Aşkından nasıl vazgeçerim de bu vahşi ormanlarda Kimsesiz yaşarım? Bir kaburgamı daha versem ve Tanrı Bir Havva daha yaratsa bile senin kaybını asla unutamam. Hayır, hayır! Doğanın bağı çekiyor beni, sen benim Etimsin, kemiğimsin, mutluluk ya da acılarda ayrılamayız biz.’
    (Havva yasak meyveyi yedikten sonra Adem’in Havva’ya bağlılığının anlatıldığı bölümden)
  • "Otuz bin yıldır hep aynı şeyleri yineleyip duruyorum. Kendi çabamızla ayakta duramıyoruz. Durup dururken bir komuoyu 'doğdu' sözü çıkardılar! Ortada fol yok yumurta yok! Nereden geldi bu, gökten mi? Bir düşüncenin ortaya çıkabilmesi için herşeyden önce insanın çalışıp çabalaması, emek vermesi,bizzat bir uygulama içinde olması gerektiğini nasıl anlamazlar! Vermeden hiçbir şey alınamaz. Önce çalışacağız,sonra kendi düşüncemiz olacak.Fakat biz hiçbir zaman çalışmadığımız için bugüne dek bizim yerimize çalışanlar,yani işte bildiğiniz Avrupa, Almanlar,yani iki yüz yıldır bizim öğretmenimiz olanlar bizim yerimize düşünce sahibi oldular. Öte yandan, Almanlar olmadan ve çalışıp çabalamadan bizim bir başımıza kalkamayacağımız kadar büyük bir karmaşa ve gizemler yumağıdır Rusya (Türkiye).Benim yirmi yıldır var gücümle herkesi çalışmaya çağırmam bu nedenledir! Aptal kafam, ömrümü bu uğurda feda ettim! inanıyordum çünkü! Ama artık inanmiyorum yinede çan çalmayı sürdürüyorum, ölene dek de çanın ipini elimden bırakmayacağım,çanlar artık benim cenazemi duyurmak için çalana dek ipe asılmayı sürdüreceğim!"
  • 413 syf.
    ·12 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “(...) Böyle korkunç olaylar bazen, insanların başına da gelebilir. Üstesinden gelemediği çelişkilerle başbaşa kalan insan, moral bakımından derinden derine sarsılır ama bunu kimseye söyleyemez çünkü ona kimse yardım edemez. Bu korkunç bir yet kayması gibidir, tehlikeyi görürsünüz ama bir şey yapamazsınız”

    AŞK, TOPLUM, GELENEK, ÖLÜM

    Hayatta bazı anlat vardır, bize bir yıl, bir ömür gibi gelir; öyle geçmek bilmez, yaşayanları zorlar. Bazen de koca koca günler, haftalar hatta koca bir ömür “göz açıp kapayıncaya” kadar geçip gider. Bir anlıkmış gibi gelir. Bir ömre neler sığdırabilirsiniz? Kaç aşk, ölüm ya da savaş? Ömrümüz boyunca neler yaşayıp bunları anlatabilirsiniz? Cengiz Aytmatov, ortalama bir insan ömrüne belki de sığamayacak kadar çok kavramı, olayı bizlere anlatıyor. Gün Olur Asra Bedel, sadece bir roman değil, yakın tarihe ışık tutan bir kurgu olarak karşımızda.
    Feridüddin Attar 13. Yüzyılda Mantıku’t-Tayr’da alegoriyi nasıl ustaca kullanmışsa Aytmatov’dan 20. Yüzyılda Gün Olur Asra Bedel’de alegoriyi, metaforu, gelenekle modernizmi harmanlayarak okuyucusuna vermiştir.
    İçeriği, ele aldığı temleri savunduğu görüşleri ile roman baştan başa geleceğe, öz benliğine ve kültüre sahip çakılması gerektiği üzerine yoğunlaşırken yazar üslup olarak geriye dönüşlerle modern roman çizgisine yaklaşır.
    Her bölümün başında tekrarlanan pasaj, atıflarda bulunan post modern romanları çağrıştırsa da yazarın buradaki amacı farklıdır. Tren istasyonunun orada geçen bir ömrü anlatır ve durağanlığı, sıkışmışlığı aktarmak ister. Ulaşımın, iletişimin sadece trene bağlı olduğu bir ömür vardır karşımızda.

    TARİHİNİ BİKMEYEN BİR MİLLET YOK OLMAYA MAHKÛMDUR

    Kitapta Sovyetler birliğinin etkileri çok sık yet almaktadır. Özellikle kitabın temel temlerinden olan “Mankurtlaşma” kavramı başlı başına Sovyetler birliği eleştirisi olarak karşımıza çıkar. Mankurt, geçmişini bilmeyen köledir. Coloman ve Sabitcan, kulvarları farklı iki mankurttur. Coloman, Juan Juanlar tarağından mankurtlaştırılıp kendi öz annesini öldürür. Sabitcan ise yatılı Rus okulunda eğitim almış, öz benliğinden ve kültüründen uzaklaştırılmış, bir nevi modern mankurttur. Babası Kazangap’ın cenazesine bile güç bela katılır.
    Mankurtlaşma sözcüğü Aytmatov’a özgüdür. Aytmatov, bu kavram ile bir anlamda Sovyetler birliğinin Türk topraklarını istilası ile Türklere yönelik katliamları eleştirir.
    Mankurt kavramı ile bir nevi bireyin toplumun tarihine, geçmişine ve kültürüne sahip çıkması gerektiği ele alınır. Mustafa Kemal’in “Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkumdur” cümlesi bu kavramın özeti niteliğindedir.
    Kitapta betimlemelere, ruhsal ve fiziksel portrelere sıklıkla yer verilmiştir. Roman 3. Kişi ağzından anlatılsa da okuyucuya daha çok Yedigey’in gözlemlerim ve görüşleri geçirilmiştir. Yedigey, geleneklere, değerlere bağlı, vefakar biri olarak karşımıza çıkartılır. Yazar, yedigey ile düşünceleri aktarır. Bir anlamda kendini bu karakter üzerinden gösterir. Özellikle geleneklere bağlılık, benliğini yitirmemek kavramları yedigey’in çok sık aktardığı düşüncelerdir.
    Romanın tarihsel bir önem taşımasında kurgusuyla karışık olarak tarihi gerçeklikleri konu edinmesi büyük yer tutar. Cengiz Aytmatov’un babası, Stalin’in temizlik harekatında öldürülür. Babasız büyür. Bu nedenle de baba figürü romanında önemli bir yer tutar. Aynı zamanda Aytmatov’un babasının Stalin muhalifi olması ve öldürülmesi ve bu nedenle babasının ölümünden sonra bile dışlanmasına sebep olur. Bu durum romanda Abu karakteri üzerinden verilir. Abu, aydın, okumuş bir öğretmendir. Ve “toplumun yüksek çıkarları” uğruna öldürülür. Abu’nun ölümünden sonra Yedigey’in ağzından “çocukları hep bu soyadının sıkıntısını yaşayacak” cümlesini duyarız. Bu cümle aslında Yedigey’in değil Aytmatov’un hayatının özetidir.
    Kitapta geleceğe bağlılık konusu Kazangap’ın Ana Beyit’e gömülüp gömülmeyeceği üzerinden ana nokta olarak verilirken Yedigey ve Sabitcan da iki zıt tarafı temsil ederler. Yedigey nasıl ki geleneksel bir adamsa Sabitcan bir o kadar köklerinden kopmuş bir nevi modern mankurttur.
    Romanda sadece Yedigey, Abu ya da Sabitcan simgesel değildir. Hemen hemen her kavram belirli simgeler için kaleme alınmıştır. Örneğin Kazangap’ın Yedigey’in verdiği deve Karanar, adı gibi kara renkli, kabarıktır. Ernefes güzel tambur çalar. Ana beyit, ana barınağı, huzuru demektir ki geçmişe, geleneğe dönüştür bir anlamda. Kitaptaki isimlerin sembolikliği Dede Korkut hikayelerini çağrıştırır.
    Eserde sembolizmin yanı sura dilin zenginliğini ortaya koyan kelime seçimleri de dikkat çeker. Köşek, deve yavrusudur. Kaymança da genç dişi devedir. Kavramların farklılıkları için özel adların olduğunu gösterir. Dile, geleneğe ve değerlere bu kadar önem veren yazarım eserini kendi dilinde yazamayıp Rusça yayımlamış olmadı ise Kitapta ele alınmak istenen sorunların adeta tek cümlelik özetidir.
    Romanda bu kavramların yanı sıra işlenen bir diğer kavram ise Yedigey’in, Abu’nun karışı Zarife’yr olan aşkıdır: Bu aşk anlatılırken Yedigey’in karışı Ukubala hiç düşünülmez. Ortada bir engel olarak bile varsayılmaz. Normalde ayıplanacak bir unsur olan aldatma, taraflar iyi karakterler olduğu için romanda güzel ve romantik bir olay olarak tasvir edilir. Yazarın “Cemile” adlı romanında da benzer bir durum vardır.
    Kolay okunan, üşüyünce çok düşünülmesi gereken önemli bir eser. Tarih bilincinin önemine bir kez daha dikkat çeken bir dünya klasiği.

    Son olarak kitaptan o dönem basılamayacağı için çıkarılan bir bölüm “Cengizhan’a Küsen Bulut” adı ile basılmıştır. Okurlara ardından okumaları tavsiyemdir.
  • 256 syf.
    ·7/10
    Sabahattin Ali nin romanından biri. çeşitli karakter tahlilleri insana biraz dostoyevski'nin o insanın içine sızan havasını yaşatıyor. ben inanıyorum ki sabahattin ali değil de sabahattinov aliyevski olsaydı bugün her sokakta duvarlar yazılarıyla resimleriyle süslenir, pek çok başkente büstü dikilirdi.

    henüz tanımlanamamış bir gizem var bazı yazarlarda. dedim ya tanımlanamamış başka bir şey bu.
    kitapta ömer'in o çorap çaldığı pasaj bana `raskolnikov' u hatırlattı. baltayla satıcı kadının kafasını parçaladıktan sonra alt kattaki kapının arkasına saklandığı kısımda kitabı okurken titremiştim. bu duyguyu ömer'in çorap çaldığı sahnede de yaşadım.

    madonna gibi kötü sonla bitse de harika bir aşk hikayesine ve vurucu, insanı bir balta gibi ortadan ikiye bölebilecek bir sona sahip kitap.

    biraz da olumsuz yönlerine değinecek olursak, kuyucaklı yusuf ve kürk mantolu madonna kadar akıcı değil. geçim sıkıntısı ve ömerin zaman zaman söyledikleriyle çelişen karakteri sebebiyle iyice ezilen macideyi izlemek ve kitaptaki gerilimin her an artarak devam etmesi yani benim tabirimle "yazarın okuyucuya bir bardak su bile vermemesi" biraz yorucuydu açıkçası.

    kitapta oldukça yabancı kelime var. toplu halde görmek isteyen olur diyerek isteyenler için;

    darülfünun üniversite
    hakkedilmiş oyulmuş
    vehmetmek kuşkuya düşmek
    hesabi eli sıkı
    harci alem herkese uygun
    itiyad alışkanlık
    maada gayri, -den başka
    tufeylilik asalaklık
    mutehakkim baskıcı
    istihfaf hor görme
    mukaleme konuşma
    mubahase söyleşi, diyalog
    muhayyile hayal gücü
    istidad alışma
    müptedi acemi
    ekseriya genellikle
    vuzuh açıklık
    telakki görüş
    müşkül zor
    hüsnüniyet iyi niyet
    suiniyet kötü niyet
    muhtelit karma
    muvakkat geçici
    inzibat düzen
    tecessüs merakını gidermeye çalışma
    müsterih içi rahat olan
    mukabele karşı gelme
    muaşaka aşk
    emvali metruke sahipsiz eşya
    iktifa yetinme
    tefekkür düşünme
    hodbin bencil
    kâri okuyucu
    tekamül olgunlaşma
    metefekkir düşünür
    sûluk bir yola girme
    metehakkim baskıcı
    şerh açıklama yorumlama
    muvafık uygun
    istikrah etmek iğrenmek
    muvaffak başarmış
    muvazi paralel
    maişet geçim
    etajer raf, taşınabilir dolap
    ünsiyet arkadaşlık
    hilkat yaradılış
    ihsas üstü kapalı anlatma
    mihver eksen
    hilaf aykırı
    şeamet uğursuzluk
    ihtizaz titreşim
    sarih belirgin
    iltihak etmek katılmak
    hareket ihtiyarı davranış özgürlüğü
    hamakat ahmaklık
    yemin kasem yemin sözü
    itidal ölçülü olma
    tevkifhane hapishane
    tevil etme sözü değiştirme
    hasbi karşılıksız
    zail olmak yok olmak
    müspet olumlu
    inha etmek önermek
    inkişaf gelişim
    cerh etmek çürütmek
    mühmel önemsemez
    mülahaza yorum
    iktifa yetinme
    vesaik belgeler
    muvazene denge
    muazzep etmek acı çektirmek
    istintak etmek sorgulamak
    adese büyüteç
    vacib taala allah
    ricat yapmak vazgeçmek
    cermü meşhuda suç üstü
    ufunetli kötü kokulu
    teheyyüç heyecan
    mütekait emekli
    yave saçma sapan söz
    magmum tasalı
  • 55 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Halil Cibran ile tanışma kitabım olan Ermiş i okadar çok beğendim ki anlatamam. Hatta kitabın büyük bölümümü gecenin ilerleyen saatlerinde okuduğum için dikkatimden kaçan yerler olmuştur düşüncesiyle sabah kalkar kalkmaz yeniden başladım; ama bu sefer elimde not almak için kullandığım kalemimle. Okadar çok cümlenin ve bölümün altını çizdim ki çizmesem olmazdı.
    Nasıl ki insan sevdiğinin elinden yediği yemişe sırf sevdiğinin eli değdi diye tatlanır ayrı bir haz alır. Ya da gönülsüz yapılan aşa ne kadar iyi malzeme kullanırsan kullan yapanın zihnimden dolayı zehir akar tatlanmaz. Kitaplarda böyledir bence bazen sayfalar bitmesin istersin parmakların kıyamaz sona yaklaşmaya, bazende hep son sayfaya bakarsın ne zaman bitecek diye. İşte bu kitap bende bitmesin hissi veren kitaplardan. Her sayfasında ayrı güzellik. Bazı sayfaları tekrar tekrar okudum hatta nakşetmek ister gibi zihnime. 54 sayfa bir kitap ama bazı sözler özellikle sadece o sözler koca bir romandan daha anlam yüklü.
    Yazarın aynı zamanda şair olması da dlinim akıcılığı ve şiirselliği anltıma renk katmış okuru sanki o limanda gerçekten bekleyen kalabalıktan herhangi biri gibi hissettiriyor.
    "El Mustafa, Orphales kentinde on iki yıllık misafirliğinin sonuna gelmiş bir peygamber. Kendini doğduğu adaya götürecek geminin gelişini beklemekte. Orphales halkı ondan son bir istekte bulunur. Derler ki bize doğum ile ölüm arasındaki olana dair ne varsa gösterilen, bize anlat. Herkes sıra ile sorar kimi aşk der, kimi evlilik, kimi dostluğu merak eder, kimi vermeyi, kimi sevinç, kimi zamanı sorar bunun gibi 26 soru ve ayrı pasaj her pasaj ayrı bir öğüt.

    " Sevgi kendi derinliğini bilmez, ayrılık gelip çatana kadar."

    " Aşk sizi çağırdığı zaman, onu izleyin... Yolları zorlu ve dik olsa da."

    " Birbirinizi sevin ama aşkı pranga eylemeyin."

    " Malınızdan mülkünüzden verdiğiniz zaman gerçekten vermiş sayılmazsınız. Gerçekten vermek kendinden vermektir."

    "Bilgi olmadıkça tüm dürtüler kördür. İş olmadıkça tüm bilgiler boşunadır. Aşk olmadıkça tüm işler boştur."

    " Sevinç ve keder birlikte gelir. Biri sofranızda sizinle otururken unutmayın diğeri yatağınızda uyumaktadır."

    Okurken her bir satırı kaçırmamak için hem yavaşladım hem de acele etmedim. Okuyacaklara tavsiyem sizde bir satırını bile kaçırmayın.
  • Uzunköprü'ye gelmezden evvel aklımda şu düşünce vardı. Nasibin ne ise onu yaşayacaksın, pes etmeden, kimseye yük olmadan. Teslimiyet noktasında ölüm var, pes etmek yok!..dedim kendime.
    Babamla beraber 'ne kadar istemesemde o gelmek, nereye yerleştiğimi görmek istedi'

    Okumak için, belki de nasibimiz ne ise düşüncesiyle, hem çalışıp, okumak için gelmiştim. Ev sahibim bile karamsar bir şekilde iş yok burada dedi. Tanıştığım insanlar vasıtası ile iş aradık, gazete dağıtımı için gittiğim yere, bir pasajda tuvalet temizleme görevlisi oldum, başladık. Pasaj yönetimi Mali Müşavirdi, anlaştık. Bu yüzden kimseyle samimi olmadım, olamazdım. Oraya eğlenmeye, değişik bir hava olsun diye gelmemiştim.
    Soruyorum... bu kendim için yapılan birşey. Zata bir can emanet edilse, bu zatın zor şartlar yaşandığı zamanlarda pes etmesi mümkün mü?

    (Bir kız olarak, ilk seni gördüm üzerinde gri renkli eşofmanın vardı.)

    İşe başlamazdan evvel, bir telefonuma baktım bir de halime, işi kabul etmezsem burada barınmam mümkün değil dedim, ileride bu telefonu kaybedersin belki geri dönmek zorunda kalırsın diye düşündüm. İşi kabul ettim. İnan ki bu zalimane insanlar olmasa o iş bile hem kendini terbiye hem de etrafındakilere. Bu vesile işe çok iyi tanıyorsun insanları.

    Kısaca seni görmek nasip oldu ve kabul etmesem yılmaz abiyi ve diğer sevdiklerimi hiç tanıyamayacaktım.
  • 88 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Diyalogların içerdiği anlam derinliği ve kelime seçimindeki ahenk ile okuma iştiyakını arttıran bir eser. Gerçekçiliğin durgunluğundan karamsar bir hayalperestliğe yola çıkmak için güzel bir kaçamak.
    "Sessizlik bizi kendimizden ayırır ve tanrılara yakınlaşmamız için ruhun gök kubbesinde dolaştırır. Sessizlik, bedenimizin hapishane hücrelerinden daha değerli olmadığını ve bu dünyanın bizim için bir sürgün yerinden başka bir şey olmadığını algılamamızı sağlar."
    Kitapta altını çizdiğim tek pasaj bu oldu. Sessizliğin insanda oluşturduğu duyguyu böyle bir üslupla anlatmak bariz bir edebi aşkınlığı gösteriyor.