"Çünkü içinde, öldürdüğün Allah var. Sen kendi hayatını yaşamıyorsun artık. Sen bu hâlinle sadece bir mezar, bir tabut gibi bir şeysin. Korkunç, zalim bir ölümü taşıyorsun. Hangi hürriyet? Evet, ben de biliyorum. O olmazsa her şey mübahtır sananlar oldu. Onun boşalttığı yeri insanlığa parçalayanlar oldu. Tanrı insanı ben de biliyorum. Ne oldu? Sadece sefaletlerimizle baş başa kaldık. İnsanın talihi yine aynı talih. Aynı imkansızlıklar içindesin, aynı ızdıraplar içindesin. Hakikatte bir şafak diye baktığın şey, bir yangındır."
"Büyük küçük bir dolu insana Kuranı Kerimi öğrettiğinden dolayı, ezan okununca derse ara verip çocukları çiçekli kırlara götürür gibi topluca camiye götürdüğünden dolayı nesilden nesile anlatılarak hatırlanıyorsun."
"Gel seninle öyle bir yere gidelim ki hiçbir kötülük sızmasın oraya. Meyhane gibi, insanların beyinlerini bulandırmasın. Kumarhanede olduğu gibi insanlar haksız yere birbirlerini sömürmesinler. Kahvehane gibi birbirlerini çekiştirdikleri bir yer de olmasın. İfade ettiği manayla insanı insan yapan bütün özellikleri korumayı hedef alan bir inancı temsil edip insanların birbirlerine karşı dosdoğru davranmaları gerektiğinin öğütlendiği bir yer olsun. Öyle bir yere gidelim ki seninle, taşıdığı yücelik, her zaman bir sır gibi dalgalansın üstümüzde. Oradan ayrılırken tertemiz, oraya her dönüşte yine tertemiz olalım. Var mısın böyle bir yere gitmeye?"
İnsanımızın her biri, cevabı zor bir soru gibi zaten. Bir bilebilseler, bütün cevapların kendi özümüzde, Allahın ipine sımsıkı sarılmakta olduğunu.
Ah, bir bilebilseler.