Üstten ders almaya başladığımda hitabeti, daha çok düzgün ve etkili konuşma becerisi olarak düşünüyordum. Haber sunmak, röportaj yapmak ya da bir konuyu akıcı şekilde anlatabilmek vesaire. Ancak hitabet dersi ilerledikçe, bu bakışın yanılgı olduğunu fark ettim. Çünkü hitabet, gazetecilik bağlamında yalnızca nasıl konuştuğumuzla değil, neden ve ne adına konuştuğumuzla doğrudan ilişkili. Ders sürecinde ilk fark ettiğim şey şu: Söz, gazetecinin en temel aracıdır ve bu araç kontrolsüz kullanıldığında bilgi üretmez, gürültü üretir. Bu nedenle hitabet, sesin gücünden önce düşüncenin disiplinini gerektirir. Ne söylediğim kadar, neyi söylemediğim de anlam kazanmaya başladı. O yüzden size hep "konuşmak istiyorum ama susmam gerek, yalnızca bunları açıklayıp mesajlar verebilirim" gibi şeyler diyorum.😂 Her bilgiyi her yerde, her biçimde sunmanın doğru olmadığı; hitabetin aynı zamanda bir seçme ve eleme süreci olduğunu vurgulayayım. Bu gazetecilikte sıkça karşılaşılan her şeyi söyleme refleksine karşı önemli bir farkındalık yarattı bende. Güçlü hitabet, çoğu zaman daha az konuşup daha net ifade edebilmekten geçiyordu. Ve bakın, düşünce tutarlığı çok önemlidir. Düşünce tutarlılığı olmayan bir konuşmanın, ne kadar akıcı olursa olsun inandırıcı olmadığını görmek; pratik açıdan yalnızca taklit sanatıdır gözümde. Çünkü kamuoyuna hitap eden bir dilde, söylem ile duruş arasındaki uyumsuzluk hemen fark edilir. Benim için hitabet, yalnızca konuşmak değil, dinlemeyi, bağlamı okumayı ve söze mesafe koymayı taşır. Şunu kendinize sorun bir kere "Ne ölçüde ve ne adına konuşuyorum?" Ben cümlelerimi çoğu zaman içimde eledim. Ne söylediğimden çok, neden söylediğimi sorguladım. Çünkü kelimeler ağızdan çıkmadan önce bir niyet taşır. Niyet bulanıksa, hitabet ne kadar süslü olursa olsun içi boştur.