Bahar Eriş, OT Dergisi için harika bir yazı yazmış. Günlerdir üzerinde düşünmeme sebep oldu. "Doris Lessing 1949'da ilk evliliğinden olan iki çocuğunu geride bırakıp Londra'ya taşındığında, yanına sadece üçüncü çocuğu ve bavulunda son kitabının taslağı vardı. Gerisi Nobel ödülüne kadar uzanan bir hikaye."
Vay canına! Tüylerim diken diken oluyor. Kadına yüklenen imaja başkaldırının inanılmaz bir örneği Lessing, erkek yazarlarla arasındaki eşitsizliği o kadar güzel ifade etmiş ki ; "Erkek yazar ve sanatçılar, ihtiyaç duyduğu sessizlik, yalnızlık ve sınırları korumak için eşlerini kullanıyordu. Lessing'in kadın yazar arkadaşları 'keşke benim de bir karım olsaydı' derken haklıydı!
Büyük erkek yazarlar gibi olmak için bir kadının ne kadar bencil olması gerekiyor. Herkesi 'Paris Paloma- lobour' dinlemeye davet ediyorum.
İyi sanatın koridordaki pusetten daha karanlık bir düşmanı yoktur. Üstelik vicdanınız potansiyelinizin önüne engel koyar.
Mary Shelly dünyanın yükünü sırtlanmış gibidir. Kocasının öldüğüne inanmaz, son ana kadar, kocasının cesedi yakılırken bile başında bekler. Ama tuhaf bir şey olur,ceset tamamen yanmamıştır. Kalbinin taşlaşmış olarak kaldığını görürler ve Mary kalbi alır. O günden sonra da yazı masasında baş köşeye koyar, o kalp olmadan yazmadığı rivayet edilir. Kocası ona kalbini bırakmıştır.
Yalnız kalabilen insan özgürdür. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana, şöhrete hevesin veya merağın yoksa özgürsündür.