bana çok uzun gelen bir ömrü kendim için yaşadığımı sanıyordum. şimdi bana öyle geliyor ki, bu kadar sıkıntıya bir başkası için katlanmışım. sıkıntılarımdan bu yüzden görkemli görüntüler doğmuş. onun için korkusuzum. onun için cesaretle "seviyorum" diyebiliyorum.
unuttuğunu sandığı bir duyguya kavuşmuştu. gençliğiydi bu. yıllardır gençliğinin farkına varmadan yaşayıp durmuştu. yoksa içinin, nasıl olsa günün birinde sönecek olan doğal ateşini yok sayarak, vaktinden önce olgunlaşmaya mı kalkışmıştı? şimdi de, yepyeni sözcükler kullanarak haykırmak, bir delikanlı gibi sabırsız, çılgın ve saldırgan olmamak için güçlükle tutuyordu kendini.
yirminci yüzyılın karanlık, kasvetli, duyarsız gücünden, silahlı egemenliğinden kaçıp yığının kalabalıklığından doğan gösterişine sığınan gençlik tutkusu, gençlik heyecanı ne gibi bir anlam taşır sizce? gittikçe daha kararan, sevimsizleşen, çılgınlaşan kalabalıklara karşı ben bir kasabaya çekilmeyi yeğlersem, korkaklık olur mu bu?
sokaktaki adamın koruyucu tevekkülünden, gelecek karşısındaki körlüğünün doğurduğu masum, iyimserlikten, gündelik yaşantının kaygıları içinde boğulup bir gün sonrasını unutabilme ve aynı şekilde gündelik sevinçlerini tadabilme yeteneğinden de yoksun olacağız. ama bu, hayattan da kaçmak demektir, hayatla yüz yüze gelmekten kaçmak demektir. buna hakkımız var mı? kendimize, çevremize ve hayata neler borçlu olduğumuzu düşünürsek... buna hakkımız var mı?