aşktan başka her şeyi tanımak için sonsuz olanaklara sahiptiler yani. ama mutsuzdular. şık giyimleri, kırgınlıklarını, ezikliklerini örtemiyordu. kimler kırmıştı ki onları? neden ve nasıl ezilmişlerdi, özenle büyütülüp gereği gibi yetiştirilen onlar... göz göze gelmeye, görmeye vakti olmayanlar...yaşadıkları yıllar boyunca bir kez olsun bir duygu uğruna utancı, rezilliği göze alamamış, hiçbir tehlikeye gözü kapalı atılmak yürekliliğini gösterememişlerdi. hep sahip olduklarını yitirmekten korkmuşlardı.
oralarda roman okuyup içindeki cümleleri tekrarlamaya gerek yoktu, böyle görüntüler, var olmak için sözcüklere gereksinim duymazlardı. sessiz kırlarla, gürültülü sokaklar arasında kalan ve seçmek zorunda bulunduğu gerçek; zayıflığı, çekingenliğini, yaşantısızlığını yumuşak bir uyarıyla ortaya döküyordu.
onların hayatını sağlıklı buluyorsam, bunun nedeni yalnızca içtenlikleri, hayat ve doğa karşısındaki dürüstlükleridir. insanlar karşısındaki, demiyorum; bu beni o kadar ilgilendirmiyor.
yalnız alışılmışa başkaldıran mı, sürüden ayrılan mı yaşanmasını bilir? hayır…hiç değilse ben öyle düşünüyorum. hayata gerçek anlamını veren nedir, bilmiyorum. yalnızca köylülerin yaşayışında saçma ve budalaca olmayan bir yön vardır gibime gelir. çokluk yeniktirler. doğaya, hastalıklara, bırakılmışlığa, unutulmuşluğa yenik düşmüşlerdir. ama bizim yenilgimize benzemez onlarınki. biz aptalca düşler peşinde koşarız. yenilgimiz, düşlerimizi gerçekleştiremediğimizdendir.
gençken bitmez tükenmez bir gücün olduğuna inanırsın. kitaplar da durmadan destekler seni: hiçbir şeyi olduğu gibi kabullenmemek, dünyayı alt etmek tutkunu destekler. ama gün gelir, bir de bakarsın ki, miskin bir memur, geveze bir öğretmen olup çıkmışsın! çevrendekilere -o eleştirip durduğun insanlara- benzeyivermişsin! hayatı kabullenmişsin, bir aptal gibi. ve sürüklenip gidiyorsun.