alışılmış, kişiye güven vermesi gereken onca kurala ve toplumun aldığı güvenlik önlemlerine karşın, insan yalnızdı, çaresizdi. böylesine bir yalnızlık, çaresizlik duymak için ille de çocuk olmak gerekmiyordu; insan tepesine vurularak, lokması elinden alınarak, hatta yalnızca unutularak, bir köşeye bırakılarak ölüme benzeyen bir kimsesizliğe terk ediliyordu.
başkentlilerin varlıklarından yayılan genel umursamazlık, öte yandan gözbebeklerindeki, bir milli piyango bileti satıcısının tezgâhında gördüğü kuklanın yanıp sönen ampullü gözlerindekine benzer anlık sevinçler, daha sonra uzun süren nedensiz karanlık…bütün bunlar ilgi çekiciydi. yaklaşmak, öğrenmek, sonra hemen, arkasına bile bakmadan uzaklaşmak isteği uyandırıyordu.
biliyordu, bundan sonra otobüste yol alırken yavaş yavaş uzaklaşan bir dağı seyreder gibi bakacaktı oğluna. dağ hiç gözden yitmeyecek, ama erişilmez bir uzaklıkta olacaktı. girintileri çıkıntıları ancak seçebilecekti artık. vasfiye hanım’ın, bu ayrılıştan duyduğu acı, çok inceden başlayacaktı. günün birinde kocaman bir ağrı olup yüreğine oturacaktı ama o zaman da çoktan alışmış olacaktı.
karanfiller ne kadar da büyüktü. memlekette fatma hanımteyzenin yetiştirdiklerine hiç benzemiyorlardı doğrusu. yeşil renkteki karanfilleri görünce dayanamadı, yüksek sesle güldü. küçük, çok küçük bir adam, bir parmak çocuk olup çiçeklerin arasında dolaşmak istedi.