‘Matematik’ kavramını, lise döneminde dört saat gördüğü havuz problemlerinden ibaret sanan insanların bu kitabı okumasının, kendileri için bir anlam ifade etmeyeceğini dile getirmekte fayda görüyorum. Öncelikle bunu belirtmek istedim, çünkü aşağıda “kitapta çok fazla matematik terimi var”, “sıktı”, “yordu” gibi birkaç inceleme gördüm. Bu beni üzdü.
Kitabı anlamak ve sevmek için, halihazırda matematiğin sonsuzluğunu ve derinliğini kavramış olmamız gerekiyor. Okul döneminde matematik yazılılarında 100 almaktan ve 98 alınca ağlamaktan bahsetmiyorum; matematiğin varlığının öneminden ve yokluğu düşünüldüğünde oluşacak hiçlikten bahsediyorum. Uzay-zaman bükülmesi, paralel evren, izafiyet vb. teorilerinin çıkış noktasından bahsediyorum. Pi sayısının gizeminden, Fibonacci diziliminden, asal sayılardan bahsediyorum.
Matematiği ‘hissetmek’ ve sevmek için illa sayısal zekaya sahip olmamıza gerek yok bu arada.
Bu konu, büyük tartışma konusu olduğu için bu kadar uzattım, kusura bakmayın. “Matematik aslında nedir?” sorusundan sağ salim çıktığımıza göre, kitaba dönebiliriz:
Profesör ve Hizmetçi’de çok hassas, insanın içine işleyen, sabır ve merhamet kokan, sıcacık bir hikaye var. Geçirdiği bir kaza sonucu, hafızası seksen dakikada bir sıfırlanan, bütün hayatı matematikten ibaret olan bir profesör ve her gün gidip onun evinin temizliğini-düzenini sağlaması için görevlendirilen bir hizmetçi arasında yaşananlar anlatılıyor kitapta. Profesörün, karekök sayılardan esinlenerek ‘Kök’ diye hitap ettiği, hizmetçinin küçük oğlu da eşlik ediyor hikayede onlara. Bu üçlünün arasında zamanla gelişen bağı ve sayıların karşı konulmaz büyüsüyle kuvvetlenen dostluğu okuyorsunuz.
Hikayenin, duygusal olarak etkileyici olmasının yanı sıra, bilgi açısından da doyurucu bir okuma sunduğunu