Marguerite Duras yeni roman akımıyla anılan Fransız yazar. Kendisi Fransız sömürgesi olan Hindiçin’de 1914’te dünyaya gelmiş. Ben kitabı ilk çevirmen Anıl Alacaoğlu’nun profilinde görüp merak edip almıştım ve geçen hafta okumaya başlamıştım ancak bu gece bitirdim. Size tavsiyem ara vermeden mümkünse tek seferde okuyup bitirmeniz ve ama kesinlikle okumanız olur.
Duras 70li yaşlarındayken yazıyor bu kitabı ve Hindiçin’de onbeş buçuk yaşındayken Çinli bir işadamıyla yaşadığı aşkı ve o dönem dahil olmak üzere hayatından ailesinden kesitleri veriyor bize aklında kalan belirli görüntüleri tekrarlayarak. Hem kendi kişisel tarihinde ilerlemiş yaşından anıları okuyoruz hem de ilk gençliğinde ailesiyle yaşarken abisi ve ortanca kardeşiyle ilgili yaşadıklarını, hissettiklerini belki de hayatında ilk defa sansürsüzce anlatışını okuyoruz. Kitap çok akıcı, anlatıcı hem genç bir kadın hem de yaşlı bir kadın. Parçalardan parçalara geçerken olaylar, kişiler, tarihlerde atlama değiştirme yaşıyoruz ama bu bile okuduğunuza anlamanıza engel olmuyor ve resmin bütününü kolaylıkla görebiliyorsunuz. Çok enteresan bir yazım tekniği bu ben daha önce karşılaşmamıştım, her ne kadar yeni roman akımına dahil edilse de bu kitabı bu ve başka pek çok çerçeveye sığdırılamıyormuş ve biricik görülüyormuş. Diyor ki yazar: “ Yaşamımın öyküsü yok. Böyle bir öykü yok. Odak diye bir şey olmadı hiç.” anlatımı da tam olarak böyle, yaşlı bir kadının hafızasına gelen görüntüler gibi parça parça anları okuyoruz ve birleştiriyoruz. Varoluşsal bir tarzı olduğu için burada da karakterler keskin psikolojik sıkıntılar çekiyor ve olay örgüsünden ziyade anların hissiyatını okuyoruz. Son cümlesiyle yine içimi acıtan bir kitap