2026 Uluslararası Booker Ödülü finalisti kitap, Arnavut Kanun’larına göre ostaynitsa yani yeminli bakire, kadınlığını geride bırakıp erkek olmayı seçen ve ömrünü buna göre yaşamaya başlayan bir kadının hikayesini anlatıyor.
İsmail Kadare’nin Kırık Nisan kitabını yer yer anımsatsa da, burada ele alınan konu Kanun’lar değil, bu kanunların gölgesinde yaşamayı seçmiş bir kadın. Kitap şiirsel bir dille yazılmış, virgüllerle birbirine bağlanan cümleler başta okumayı zorlaştırsa da kendinizi akışa bırakıp devam ettiğinizde bu kitabı hissediyorsunuz, aynı çevirmen Sevcan Kence’nin söylediği gibi bu kitap “açıklanarak değil, içine girilerek anlaşılacak bir metin”.
Öyle cümleler var ki diken gibi batıyor içinize. Şiirlerle örülmüş kitap, kültürü nedeniyle kadın olduğuna pişman edilmiş, babasının gözüne erkek gibi davranarak girmeye çalışan bu kadının dalgalı hayatını gösteriyor bize. Kendini bir başkasında bulma, kadınlığını hiçe sayma, bundan utanma, yıllarca kurallara bağlı kalarak yaşadığı için özünü kaybetme, umutsuzluk, ölüm gibi temalar işlenmiş kitapta. Atmosfer ve anlatılan konu ağır, kasvetli. Ancak sayfaları merak ederek çevirecekseniz. Özellikle yarısından sonra olaylar hızla gelişiyor ve duygusal bir çalkantı yaşıyorsunuz bitene kadar. Bir kadının özüne dönme ve kendini bulma hikayesi bu.
Bir kitap nasıl kısa ama etkili yazılır, nasıl anlattıklarıyla insanın içine işler, onu göstermiş yazar. Çevirmeni de ayrıca tebrik etmek lazım, kolay bir çeviri olmadığını tahmin ediyorum. Umarım ödülü alan kitap bundan daha iyidir, çünkü bu oldukça iyi bir kitaptı. Çok beğenerek okudum. Tavsiyedir.