Kitap bizi karanlıkla ışığın çatıştığı büyülü bir evrene götürüyor. Hikayede taht mücadeleleri, ihanetler, güç arayışları ve kaderine yön vermek zorunda kalan karakterler ön planda. Özellikle siyasi entrikaların ve fantastik dünyanın detaylı kurgusu, kitabın en güçlü yönlerinden biri. Evren çok iyi tasarlanmış, atmosferi o kadar yoğun ki okurken içine çekiyor.
Baş karakterimiz Saeris, hayatta kalmak için hırsızlık yapan ama içinde gizli bir güç taşıyan bir insan. Yanlış zamanda yanlış kişiye bulaşmasıyla kendini fae dünyasında buluyor. Burada yolu Kingfisher ile kesişiyor. Başlangıçta birbirine düşman olan bu iki karakter, zamanla aynı yolda yürümek zorunda kalıyor.
Kitapta insan ile fae arasındaki farklılıklar, bakış açıları ve kültürler güzel işlenmiş. Özellikle Saeris’in ayakta kalma mücadelesi ve fae dünyasında yabancı hissetmesi okurken çok gerçekçi hissettirdi.
Yan karakterler oldukça başarılıydı; aralarındaki diyaloglar ve ufak atışmalar okumayı keyifli hale getirdi.
Fakat Kingfisher ile Saeris arasındaki bağ bana biraz yüzeysel geldi, aralarında daha güçlü bir duygu görmek isterdim. Kingfisher’a ise bazı bölümlerde sinir oldum; altında nedenleri olsa da bazı davranışları bana ergence geldiği için çok güçlü bir karakter izlenimi veremedi.
Bunun dışında, bazı sahneler daha önce okuduğum ya da izlediğim serilere benzerlik gösterdi. Bu tanıdıklık bir yandan hoştu ama özgünlük açısından biraz zayıflık yarattı açıkçası.
Genel olarak QuickSilver, atmosferi ve kurgusuyla sürükleyici bir fantastik kitap olmuş. Ufak tefek pürüzlerine rağmen evreniyle akılda kalan, okurken sizi içine çeken bir kitap diyebilirim.