Bu kitabı bitirdiğimde kafamda tek bir cümle yankılandı: "Gerçek neydi, yalan neydi, ben ne okudum?"
Agota Kristof'un dili her zamanki gibi sade, kısa cümlelerle, neredeyse çocuk dili gibi… Ama o sade kelimelerin altına sakladığı karanlık, insanın içine işliyor. Kitap boyunca sürekli bir belirsizlik, sürekli bir yabancılık hissi var. Karakterler hem kendilerini hem de dünyayı çözmeye çalışıyor gibi ama sanki çözmek istemiyorlar da… Bir yerde her şey rüya, bir yerde kabus, bir yerde gerçekle hayalin incecik çizgisi silinip gidiyor.
Mathias, bir isim gibi görünse de aslında koca bir kimlik karmaşasının, çocukluk travmalarının, yalnızlığın ve aidiyetsizliğin simgesi gibi. Kitap boyunca sürekli bir kaybolmuşluk hissi var. Sadece Mathias değil, kitabı okuyan biz de kayboluyoruz. Ne zaman ne oldu, hangi karakter gerçek, hangisi Mathias, hangisi yalan... Bunu asla tam net anlayamıyoruz. Ve zaten Kristof da bunu istiyor gibi… Bizi o belirsizliğin içine atıyor, sonra orada bırakıyor.
Bir okuyucu olarak beni en çok zorlayan şey, hikayenin tam bir sonu, tam bir cevabı olmamasıydı. Ama belki de kitabın en güçlü yanı da buydu. Çünkü hayatta da çoğu şeyin net cevabı yok. Hele de travmaların, kayıpların, çocuklukta yaşanan kırılmaların…
Eğer Agota Kristof'u daha önce okuduysan (özellikle "Büyük Defter" üçlemesini), bu kitabın da o kasvetli, gri, insanın içini ezen havasını tanırsın. Ama bu kitap biraz daha parçalı, biraz daha rüya gibi. Okurken "Acaba ben mi yanlış anlıyorum?" hissi sürekli yanında.
Kapanışta şunu diyebilirim:
Bu kitap herkese göre değil. Net, düz bir hikaye isteyenler için yorucu olabilir. Ama eğer belirsizlikten, psikolojik çözülmelerden, hafıza oyunlarından hoşlanıyorsan, “Neredesin Mathias?” tam bir zihinsel delik deşik olma kitabı.