Pera ve Pia

Pera ve Pia
@peravepia
Ne İçin Varsan, O’nun İçin Yaşa Aşk, Utandığında Sevdiğinin Göğsüne Saklanmaktır. Güldüğüme Bakma Kalbim Kırıktır, Benim Her Gülüşüm Gizli Bir Hıçkırıktır.
Özel Güvenlik Görevlisi
Anadolu Üniversitesi / Görsel İletişim Teknikleri
Ankara
Çankaya, 31 Mart
179 okur puanı
Mart 2025 tarihinde katıldı
10/10
·496 syf.··
2025 36. kitabı
Bu kitabı elime ilk aldığımda neyle karşılaşacağımı tam olarak bilmiyordum açıkçası. İnce bir kitap ama içindeki dünya öyle derin, öyle vurucu ki… Sayfalar ilerledikçe gözümde büyüdü kelimeler. Sanki Ahmet Büke, o kısa cümlelerle koca bir Anadolu panoraması çiziyor önümüze. Hikâyenin dili çok sade ama o sadeliğin altı hüzünle, yoksullukla, umutla ve umutsuzlukla dolu. Okurken hep şöyle hissettim: Küçük bir köy odasındayım, sobanın başında oturuyorum, dışarıda sert bir rüzgar esiyor, toprak kokusu burnumda, yoksulluğun ağırlığı üstümde… Ama yine de insanların o garip, inatçı yaşama tutunma halleri içimi ısıtıyor. Büke’nin karakterleri çok tanıdık. Mahallede, köyde, televizyonda haberlere konu olan insanlar gibi… Yani tamamen içimizden… İsimleri farklı olsa da biz o insanları biliyoruz. Babasının traktörüyle tarlaya giden çocuklar, umutlarını şehre taşımaya çalışan gençler, babasını bekleyen oğullar… Ve tabii ki o "kırmızı buğday"ın simgelediği umut, direnç ve kaybolan hayaller... En çok içime dokunan şey şu oldu: Herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor ama kimse hiçbir şeye tam anlamıyla ulaşamıyor. Sanki hep bir yarım kalmışlık hissi… Bu, bana çok tanıdık bir duyguydu. Kitabı bitirdiğimde içimde hem bir burukluk hem de bir teşekkür hissi kaldı. Çünkü yazar o kadar gerçek, o kadar dokunaklı anlatmış ki... Sanki uzun zamandır unuttuğum o köy yollarında yürümüşüm gibi hissettim. Son olarak şunu diyeyim; Bu kitap uzun uzun anlatmaz, seni sayfalara gömmez, ama bir kez içine girersen, o sade cümleler kalbinde uzun süre yankılanır. Okuduktan sonra kafana dolan o cümle şu olur: "Bu topraklarda yaşamak... İşte böyle bir şey..."
Alıntı
Kırmızı BuğdayAhmet Büke · Can Yayınları · 2025681 okunma
Reklam
10/10
·56 syf.··
2025 35. kitabı
Bu kitabı bitirdiğimde kafamda tek bir cümle yankılandı: "Gerçek neydi, yalan neydi, ben ne okudum?" Agota Kristof'un dili her zamanki gibi sade, kısa cümlelerle, neredeyse çocuk dili gibi… Ama o sade kelimelerin altına sakladığı karanlık, insanın içine işliyor. Kitap boyunca sürekli bir belirsizlik, sürekli bir yabancılık hissi var. Karakterler hem kendilerini hem de dünyayı çözmeye çalışıyor gibi ama sanki çözmek istemiyorlar da… Bir yerde her şey rüya, bir yerde kabus, bir yerde gerçekle hayalin incecik çizgisi silinip gidiyor. Mathias, bir isim gibi görünse de aslında koca bir kimlik karmaşasının, çocukluk travmalarının, yalnızlığın ve aidiyetsizliğin simgesi gibi. Kitap boyunca sürekli bir kaybolmuşluk hissi var. Sadece Mathias değil, kitabı okuyan biz de kayboluyoruz. Ne zaman ne oldu, hangi karakter gerçek, hangisi Mathias, hangisi yalan... Bunu asla tam net anlayamıyoruz. Ve zaten Kristof da bunu istiyor gibi… Bizi o belirsizliğin içine atıyor, sonra orada bırakıyor. Bir okuyucu olarak beni en çok zorlayan şey, hikayenin tam bir sonu, tam bir cevabı olmamasıydı. Ama belki de kitabın en güçlü yanı da buydu. Çünkü hayatta da çoğu şeyin net cevabı yok. Hele de travmaların, kayıpların, çocuklukta yaşanan kırılmaların… Eğer Agota Kristof'u daha önce okuduysan (özellikle "Büyük Defter" üçlemesini), bu kitabın da o kasvetli, gri, insanın içini ezen havasını tanırsın. Ama bu kitap biraz daha parçalı, biraz daha rüya gibi. Okurken "Acaba ben mi yanlış anlıyorum?" hissi sürekli yanında. Kapanışta şunu diyebilirim: Bu kitap herkese göre değil. Net, düz bir hikaye isteyenler için yorucu olabilir. Ama eğer belirsizlikten, psikolojik çözülmelerden, hafıza oyunlarından hoşlanıyorsan, “Neredesin Mathias?” tam bir zihinsel delik deşik olma kitabı.
Alıntı
Neredesin Mathias?Agota Kristof · Can Yayınları · 2025553 okunma
10/10
·1062 syf.··
2025 34. kitabı
"Anna Karenina"yı okurken insan sadece bir aşk hikâyesi değil, bir insanın iç dünyasının ne kadar karmaşık, kırılgan ve çaresiz olabileceğini de görüyor. Kitaba ilk başladığımda açıkçası biraz gözüm korkmuştu. Klasik Rus edebiyatı deyince hep ağır dil, uzun betimlemeler, karmaşık karakterler aklıma gelirdi. Ama birkaç bölüm sonra fark ettim ki, Tolstoy bir yazar değil adeta bir ruh çözücüsü. Anna'nın hikâyesi beni çok etkiledi. Onun iç çatışmaları, toplum baskısıyla verdiği savaş, aşkı için göze aldıkları… Gerçekten okurken yüreğime oturdu. Özellikle annelikle kadınlığı, toplum kurallarıyla bireysel arzularını dengelemeye çalışırken yaşadığı çöküş çok gerçek ve dokunaklıydı. Bir yerden sonra sadece bir roman karakteri olmaktan çıktı Anna, sanki tanıdığım bir kadının dramına şahit oluyordum. Kitap sadece Anna’nın hikâyesiyle sınırlı değil tabii. Levin karakteri üzerinden de çok derin bir yaşam ve varoluş sorgulaması var. Özellikle kırsal yaşam, inanç, evlilik ve anlam arayışı gibi konular çok etkileyiciydi. Levin’in bazı düşüncelerinde kendimi bulduğum bile oldu. Ama en çarpıcı şey, Tolstoy’un insan doğasını bu kadar çıplak ve dürüst bir şekilde yansıtmasıydı. Kimse kusursuz değil bu kitapta. Herkesin zayıflıkları, tutkuları, korkuları var. Ve bu onları o kadar insani yapıyor ki… Bazı yerlerde Anna’ya kızdım, Vronski’ye öfkelendim, Levin’i hayranlıkla okudum. Sonuç olarak, "Anna Karenina" sadece bir edebiyat eseri değil, insan olmanın karmaşıklığını gösteren güçlü bir aynaydı benim için. Okuduktan sonra birkaç gün boyunca etkisinden çıkamadım. Hâlâ bazı sahneleri düşününce boğazım düğümleniyor. Özellikle sonu… Ah o son… Ağlamamak mümkün değildi.
Alıntı
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,5bin okunma
10/10
·112 syf.··
2025 33. kitabı
"Yabancı"yı ilk okuduğumda elimdeki kitabın sadece ince bir roman değil, bir insanın dünyayla olan kopukluğunun çırılçıplak bir portresi olduğunu anladım. Sayfalar ilerledikçe, Meursault’nun anlamsız gibi görünen tepkisizliği karşısında şaşkınlıktan sinire, oradan da garip bir anlayışa doğru savruldum. Roman Meursault’nun annesinin ölüm haberini alışılmadık bir soğukkanlılıkla karşılamasıyla başlıyor. “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” diyor. Bu cümleyi okuduğumda sanki biri omzuma dokunup bana “Hayatın anlamını arama, yok çünkü” demiş gibi hissettim. Bir yandan onun bu kayıtsızlığını yargıladım, bir yandan da içten içe “Ya biz de bazen bu kadar yabancılaşmıyor muyuz kendimize?” diye sordum. Meursault, sadece toplumun beklentilerine değil, duygulara da mesafeli. Sevgiye, aşka, ölüme… Sanki dışarıdan bakıyor hayatına. Onu rahatsız eden şey ölüm değil; ölümle ilgili yapılması gereken “geleneksel şeyler”. Tören, yas, ağlamak... Camus burada bana göre, sadece Meursault’yu değil, bizden beklenen 'duygu kalıplarını' da sorguluyor. Roman ilerledikçe Meursault’nun işlediği cinayet ve ardından gelen dava süreci aslında bir suçun değil, bir yaşam tarzının, bir duruşun yargılanması gibi geliyor. Meursault mahkemede annesinin cenazesinde ağlamadığı için suçlu sayılıyor adeta. Yani toplumun “nasıl hissetmen gerektiği” konusundaki katı kurallarına uymadığı için cezalandırılıyor. Bu noktada roman benim için bir adalet ya da suç romanından çok bir varoluş sorgusu halini aldı. Camus’nün o sade, süssüz ama etkili diliyle aktardığı bu öykü, kısa ama tokat gibi. Kitabı bitirdiğimde bir ağırlık çöktü üzerime. Belki biraz da Meursault gibi hissettim: Sessiz, yorgun ve düşünceli… Çünkü "Yabancı", sadece bir karakterin değil, bazen hepimizin içinde taşıdığı o anlamsızlık
Alıntı
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,1bin okunma
10/10
·96 syf.··
2025 32. kitabı
Mine Söğüt’ün Ormandaki Kalpsiz Ceylan’ı elime ilk aldığımda, aslında neyle karşılaşacağımı pek bilmiyordum. Roman değil, öykü değil, deneme de değil tam olarak… Ama hepsinden bir parça taşıyor gibi. Okurken bazen gerçekten bir kitap değil de bir rüyanın ya da bir kâbusun içindeymişim gibi hissettim. Özellikle kadınlık, çocukluk travmaları ve iç dünyamızdaki o karanlık köşeler o kadar çıplak anlatılmış ki, bazı cümlelerde kendime denk geldim, bazı yerlerde ise rahatsız oldum. Ama bu rahatsızlık kötü anlamda değil; daha çok düşünmeye, yüzleşmeye zorlayan bir tür. Kitapta her şey simgelerle dolu: kalpsiz ceylan, orman, suskun anneler, korkak çocuklar, acımasız hatıralar… Ama bu simgeler gözümüze sokulmadan değil, aksine çarpılarak, sarsılarak anlatılıyor. Çok fazla karakter yok ama anlatılanlar sanki bir kişinin değil, birçok kadının ortak hikâyesi gibi. Ben en çok da bu ortaklığa dokunan yerlerde durup düşündüm. Mesela annelerle olan ilişkiler, çocukken yaşanan suskun acılar, toplumun kadına yüklediği o sessiz ama ağır yük… Dili çok sade değil ama çok etkileyici. Cümleler şiir gibi, hatta bazıları kısa kısa notlar, haykırışlar gibi. Hızla okuyamıyorsun, her sayfada bir durma ihtiyacı hissediyorsun. Çünkü her cümle ya bir hatıra gibi ya da bir iç ses gibi karşına çıkıyor. Bazı yerleri tekrar tekrar okuyup sindirmem gerekti. Kitabı bitirdiğimde aklımda net bir hikâye kalmadı belki ama bir his, bir gölge, bir atmosfer kaldı. Tıpkı bir rüya gibi. Okurken kalbimi biraz acıttı ama iyi ki okudum dedirtti. Özellikle kadın okurların kendilerinden izler bulacağı, belki de yalnız olmadıklarını hissedecekleri bir kitap. Erkek okurlar içinse bir kadının iç dünyasına bakma cesareti olabilir. İçten söylemek gerekirse, Ormandaki Kalpsiz Ceylan kolay bir kitap değil ama kesinlikle
Alıntı
Ormandaki Kalpsiz CeylanMine Söğüt · Can Yayınları · 2025431 okunma
Reklam