…suçluluk duygusu illaki insanın değer verdiği şeylere dair iyi bir ipucu sunmaz, sadece insanın neden (ve kimden) koktuğuna dair iyi bir ipucu sunar. İnsan bir şeyi sırf sonrasında suçluluk hissetmemek adına yapmıyorsa, bu yapmamak için illaki iyi bir sebep teşkil etmez.
İtaat şayet umudun çarpık bir hali, mutlak ve istismar eden bir bağımlılığın bedeli olabiliyorsa, o zaman tercih edilebilir başka türlü bir umut -normal, gerçekçi, hakiki bir umut- da olmalıdır.
Bilinçdışı bir itaat halinde yaşarken kendimizi itaatkar olarak değilde gerçekçi, normal ya da mantıklı olarak düşünürüz. Hayatın gerçekte nasıl olduğunu biliyormuş gibi yaşarız. En kötü itaat farkında olmadığımız itaattir.
…belki de itaat bizi imkansız seçimler yapmaya davet edecek biçimde tertip edilmiştir (Nietzsche ve Wilde’ın bakışına göre meçhul çeşitliliğimizi bu sınırlı tanrılara hizmet etme uğruna feda etmişizdir); gereksiz biçimde kendimizi sakatlayan yollarla bizi kendimize karşı bölen seçimlerdir bunlar ve bu anlamda sahte seçimlerdir (sahte seçim elzem olarak gördüğümüz bir şeyden vazgeçmemizi gerektiren bir seçimdir ve bunu yapabileceğimiz fikrinin bize zorla kabul ettirilmesi gerekir). Yani itaat trajedinin anasıdır; tek ihtiyacımız olan itaatse -en azından mutlakiyetçi biçimleri ile, ki tıpkı birazcık hamile olamayacağınız gibi birazcık itaatkar olamayacağınızda açıktır- o halde payımıza düşen de trajedi olacaktır. Trajik kahramanların kendi inançlarına mutlak, tartışmasız bir itaati vardır. Tüm trajediler itaatin trajedisidir.