Bisüre bakıştılar birbirlerine. Sanık belli belirsiz öksürdü. Sivil polis de öksürdü. Sanık yine öksürdü ölgün sesle... Sivil polis daha üst perdeden öksürdü. Sanık yine öksürdü yavaşça. Polis daha yüksek sesle öksürdü. Sanığın her öksürüğünü, polis daha sesli öksürükle bastırıyordu. Polis öyle hızlı öksürdü ki, sanık artık öksüremedi.
Dört numaralı hücreye tıkarlarken sanığın kıravatını, pantolon kemerini, kayışıyla birlikte kol saatini, anahtar zincirini, ayakkabılarından söktükleri potinbağlarını almışlardı; hücrede bunlarla kendini asmasın diye...
Ceket yakasının altına sokulu iki topluiğneyle, dolmakalemini de almışlardı; bunları biyerine batırıp kendini öldürmesin diye.
Dört numaralı hücredeki sanığın yaşamasını istiyorlardı.
Dört numaralı hücreye gün ışığı girmediğinden sanık, üç gün dür yaşadığı zamanın gece mi, gündüz mü olduğunu bilmiyordu...
Gazeteciler gelip röportaj yapıyorlar:
— Nasıl zengin oldunuz? Nasıl başarı kazandınız?
Doğrusunu hiç söyler miyim?
— Çalışmakla... Hayata beş parasız atıldım.
Bir konferans çekiyorum. Sonra yoksullara iyilik etmeye başlıyorum. Sömürdüğüm insanların çocuklarına bayram hediyesi çorap dağıtıyorum. Hasta işçiler için günde bir öğün piyaz verdiriyorum.
Elinden topraklarını aldığım köylülere avuç avuç toprak dağıtıyorum. Yapmadığım iyilik kalmıyor. Herkes benden, “Ne iyiliksever adam!” diye söz ediyor.