Benim okurluğum biraz hercaidir. Bir kitabın yarısında başkasına başlarım, hikâyenin ortasında incelemeye geçerim, biraz okur oradan şiire dönerim. Binbir Gece Masalları gibi iç içe ilerler okumalarım, zihnimde bambaşka bir bütünlük oluşturur. Bu alışkanlığım savruktur biraz, ancak karşılaştığım her kitabın bana doğru bir yolculuğu olduğuna ve tam zamanında karşıma çıktığına inanıyorum. Başka bir eserde ona atfedilen bir cümle, yapılan bir alıntı, gördüğüm kapak resmi bile boşuna kendini göstermemiştir. Bana ulaştığında hemen, acilen, az ya da çok okunmalıdır, yoksa o “tam zamanı” kaçırmış oluruz, zihnimden düşer, kitaplığın bir yerlerinde sıra beklerken kaybolur. Okunmamışlığı ise orada burada, konuşurken, yazarken, insanın gözünün ferinde bile kendini belli eder.
“Quo Vadis Şiir?” kitabı da kim bilir ne zorlu yollardan geçerek bana geldi. Şiir eleştirisi pek basılmayan bir türken, üstelik ben bu türü okumayı hiç akıl etmemişken “nereye gidiyorsun” diye soran ismiyle beni durdurup gündemimde kendine yer açtı. Böyle olunca hemen biraz karıştırayım dedim, kısa zamanda tamamını okudum, ancak farklı zamanlarda farklı bölümlere odaklanarak, inceleyerek, üzerine düşünerek okumak daha doğrudur elbette. Zamana yayılacak, tekrar tekrar dönüp bakılacak bir kitap bu. Şiirin tür olarak yolculuğu, habitatı olan insanın ve toplumun değişmesiyle yaşadığı sorunlar, politik rüzgarların etkileriyle inişler, çıkışlar, çıkmazlar, aşma çabaları şairlerin dizeleri ve savunmaları üzerinden anlatılıyor. Kitapta umutlar, hayal kırıklıkları, takdirler ve yüreklendirmeler var. Şiirde anlamın nasıl yaratıldığını gösteren pek çok dize içeriyor, bu açıdan iki satırı alt alta getirip şiir yazma çabasında olan herkes için “Quo Vadis Şiir?” mutlaka okuması ve el altında tutulması gereken bir kaynak.