"Evet, işlemişsiniz bir kabahat, öyle kolay da değil çaresi. Ama şimdi sana kızsam ne fayda. Sen zaten okumuşsun kendi kendinin canına benim güzel kızım. Şu gözlerinin altına bak. Yine gölgeler basmış yüzünü. Sonra pişman olacağın bir şey yapmanı istemem. (...) "
... "ben hamileyim." Hiç tepki göstermedi. Devam etti çayları doldurmaya. Peşine kendininkine tek, benimkine iki şeker attı, karıştırdı. Fincanını eline aldı, bir ayağını kırıp altına oturdu, arkasına yasladı, "Ne yapmak istiyorsun?" dedi. İnsan böyle bir zamanda, hayatının sonbaharındaki bir akrabasının ağzından bunu duymayı beklemiyor. Kızsın istiyor mesela, "O adamdan sana hayır gelmez demedim mi ben sana! Kaç kere konuşmadık mı bunları? Hani görüşmüyordunuz? Nasıl yaparsın böyle bir şeyi!" diye bağırsın çağırsın istiyor. Ama halam öyle değildi işte. Durum ne olursa olsun, benden taraftı hep, umrunda değildi hayatın gerçekleri.
Pişmandım çok. Pişman mıydım gerçekten? Yine olsa, gider miydim o eve o uğursuz gece, "dur" diyebilir miydim daha kapının ağzında beni öpmeye başladığında? Yıllar önce kursağımda kalmış bir adam, bir gün belirince karşımda, kendimi tutabilir miydim? Çok zordu bunun cevabını vermek. Önemsiz değildi çünkü yaşadığım şey. Resmen yalan söylüyordum "önemsizdi" derken.
Yaşımız genç, bedenlerimiz taze, aklımız desen, evde yok. Başka adamlar başka kadınlar derken, azalarak yok oldu kalplerin gürültüsü. Ses birden değil, gıdım gıdım kesildi. Bir sabah uyandığımda in cin top oynuyordu içimde. Çıkıp gitmiş.