Acele ya da aksak bir yürüyüş insanı korkutur. Ayağa kalkıp yangın var diye bağıran adamın ayakları da sesi kadar üst perdeden konuşur. Bunun tam tersi bir yürüyüş de bir o kadar güçlü heyecanlar uyandırabilir insanda.
Belki sakatlığı yüzünden hapsolduğu bu evde yaşama alışkanlığı başkalarının fark edemeyeceği -ama güçlü duyguların pençesindeki insanların şiddetle aradığı- bazı doğal şeyleri sezebilmesine olanak verdiği için, belki de doğa ona, görünüşte daha iyi donatılmış yaratıklara oranla daha keskin duyular vererek bunca bedensel noksanlığı dengelediğinden, evin hizmetlerine ayrılan salonlarla mutfakların üstüne düşen ve ön bölümle arka bölümü birbirine bağlayan galeride bir adamın ayak seslerini duymuştu kadın.
Birkaç yakıcı gözyaşına karşın, en tasasız çocuğu bile şaşırtabilecek soğuk ve sabit bir şaşkınlık vardı kadının çehresinde. Ancak seyrek aralıklarla kabından taşan bu yüzde bir volkanın çevresindeki lavlar gibi donup kalmış o sonsuz keder görüntüsünden daha korkunç bir şey olamazdı. Ölmek üzere olan bir anaya benziyordu: Çocuklarını bir sefalet uçurumunda bırakmak zorunda kalmış ve insanların onları koruması için hiçbir şey yapamamış bir anaya.
Ve insan için geçmiş şaşılacak derecede geleceğe benzemez mi? Ona geçmişte ne olduğunu söylemek, hemen her zaman gelecekte ne olacağını söylemek değil midir?