Buket Uzuner ile tanışıklığım bu kitapla başlamadı. Daha önce Kız Neşesi’ni okumuş ve sevmiştim. Bu yüzden Kumral Ada Mavi Tuna’ya da merakla başladım. Kitabın en güçlü yanı benim için akıcılığıydı. Sayfalar hızlı ilerliyor, özellikle Kuzguncuk’un atmosferi oldukça başarılı aktarılıyor. İstanbul’un dokusu, geçmişe yapılan göndermeler ve tarihsel anlatılar da ilgimi çeken bölümler oldu.
Ancak kitabı bitirdiğimde bende kalan duygu hayranlık değil, ikna olmamışlık oldu.
Roman boyunca karakterlerin neden böyle davrandıklarını genel hatlarıyla anlayabiliyordum. Fakat yaşadıkları olaylarla verdikleri tepkiler arasındaki bağ bana çoğu zaman gerçekçi gelmedi. Karakterlerin yaşadıkları duyguların, travmaların ve fedakârlıkların sürekli büyütüldüğünü hissettim. Bu yüzden romanın merkezindeki ilişkiler ve çatışmalar beni duygusal olarak yakalayamadı.
Kitap hakkında en çok konuşulan konulardan biri olan büyük aşk hikâyesi de bana geçmedi. Tuna’nın Ada’ya duyduğu şey, aşkın ötesinde bir takıntı gibi geldi. Karakterler arasındaki çekimi anlayabiliyorum ancak bunun neden bu kadar büyük ve unutulmaz bir aşk olarak görüldüğünü hissedemedim. Hatta zaman zaman karakterlerin yaşadıkları duyguların kendisinden çok, bu duygulara yüklenen anlamların büyütüldüğünü düşündüm.
Romanın bir diğer problemi ise uzunluğu oldu. Bana göre anlatılan hikâye çok daha kısa bir hacimde de aynı etkiyi yaratabilirdi. Bazı bölümlerde yazarın aynı duygu ve düşüncelerin etrafında gereğinden fazla dolaştığını hissettim. Özellikle kitabın sonunda, yüzlerce sayfa boyunca hazırlanan sonucun beni beklediğim kadar tatmin etmediğini fark ettim.
Ayrıca romanda yer alan bazı kimlik ve toplumsal meselelerin işleniş biçimi de beni rahatsız etti. Bu konuların varlığından değil, hikâyenin önüne geçecek kadar görünür
En acıtıcı yara, asıl yanılanın insanın kendisi olduğunu anlamasıdır. İzi hiç silinmeyen tek yara, kendine ihanet eden bilinç tarafından kanatılmıştır ! En güç affedilen hata, insanın kendisine ait olandır aslında...
Dışarda; evimizin ve bedenimizin dışında sürekli birileri öldürülüyorken, öldürülen her insan için bizim de biraz öldüğümüzü anlamak ne çok zaman alıyormuş meğer.