Ana karakterimiz Drogo, ilk görev yeri olan Bastiani Kalesi’ne subay olarak atanır. Burası şehirden oldukça uzakta, adeta ölü bir sınırdır. İki tarafı duvarlarla çevrili bu kalenin kuzeyinde ise göz alabildiğine uzanan Tatar Çölü vardır. Genç subay Drogo, bu unutulmuş bölgeyi ve görevli askerleri gördüğünde buradan derhal ayrılması gerektiğini düşünür. Zira burası son derece durağan, sessiz ve hayattan kopuk bir yerdir. Kalede görev yapan askerler, belirli yönetmelikler dışında hayattaki hareketliliği, tabiri caizse yaşamı unutmuş kimselerdir.
Kaledeki askerleri orada tutan tek bir efsane vardır: Bir gün Tatar Çölü’nün ardından düşman askerleri gelecek ve onlar da bu düşmanla kahramanca savaşacaklardır. Drogo, boylu boyunca uzanan bu çölü seyrettiğinde içinde yoğun bir heyecan ve umut doğar. Belki de gerçekten bir gün düşman askerleri gelecek, bir savaş başlayacak ve bu ölü sınır yeniden canlanacaktır. O da bu savaşta kahramanca çarpışarak kralın bile övgüsünü kazanacaktır. İşte bu ihtimal ve beraberinde getirdiği gurur, Drogo’yu yavaş yavaş etkisi altına alır. Böylece kısa süre kalmayı düşündüğü kalede biraz daha kalmaya karar verir.
Eserde, Drogo’nun o büyük “an”ın gelmesini saplantılı bir umutla bekleyişini ve bu beyhude bekleyiş esnasında en kıymetli hazinesi olan yıllarını kaybedişini okuyoruz. Aslında kitap, tıpkı Drogo gibi “bir gün hayatım gerçekten başlayacak” diyerek bugününü feda eden pek çok insanı anlatıyor. Eylemsizliğin rutine dönüşmesi, konfor alanını terk edememek ve sürekli bir mucize beklemek…
Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bu eseri mutlaka okumanızı tavsiye ederim.