Sonsuzluğun en yalın halini; hiçliği duyuyordu içinde, kaybolmaktan korkmuyordu yine de. Oysa sınırlar, duvarlar, çerçeveler içinde en büyük kâbusuydu yitmek.
Demiş miydim evvelden, sevgi bir kuştur gelir az ötene konar, gidip tutayım dersin, hop bir de bakmışsın uçmuş dama konmuş, sen peşine düştükçe o kaçar durur. Öyle işte
Ne kadar söz varsa dert ve keder doğurur. Keşke insan hiç konuşmasa!
İşte bu sözler, bu kitaptaki halkı anlatan en iyi sözler bence.
Kitap okurken kendimi unutup kitaba dalmayı severim. Ama bu kitapta bunu yapmak pek mümkün olmadı. İlk 100 sayfasını okuyup anlamaya çalışmak çok yordu beni. Bazı betimlemeler, mitler okuyucu zorlamaktan başka bir şeye yaramamış maalesef.
Yazar daha çok karakterlerin iç dünyasına odaklanmış. Okura bunu hissettirmek için gereğinden fazla betimleme ve süslü bir dil kullanmış. Anlatımı zenginleştirmek için mitleri olaylarla harmanlaması bazen "Ben ne okuyorum, mit mi roman mı?" diye kitabı sorgulama neden oldu.
Olaylar çoğunlukla durağan. Karakterlerin bazı hareketlerini anlamak zor. Sanki sırf mite yer vermek için araya olay sokulmuş gibi.
Yazarın asıl anlatmak istediği ise ne dışlananlar ne de mitler: toplum. İnsanların kendi günahlarını başkalarında görme eğilimleri. Böylece kendilerini aklayacak, bir günah keçisi ilan edecek ve bu keçiyi uçurumdan atıp tertemiz olacaklar.
Ne kadar okumakta zorlansam da İsrafil'in hayatına girdiğim için mutluyum. Kitabı okuyacak olanlara tavsiyem, olay akışından ziyade karakterlerin içsel betimlerini okuyacaklarını bilerek başlasınlar kitaba.