Karşısındaki yaşlı berber, usturalarını biliyor, fırıncı Cüda hamur açmakla uğraşıyordu. Selim Elvan'ın adamları da gelmeye başlamışlardı. Kapıları açıp kapatarak, sokağın gün boyu sürecek sessizliğini gürültüleriyle bozuyorlardı. Kirşa yine tezgahının arkasında düşlere dalmıştı,
ön dişleriyle bir şeyi kemiriyor, çiğniyor, sonra kahveyle ıslatıyordu. Yanı başında oturan Şeyh Derviş de sessizdi, yine kendi dünyasına dalıp gitmişti. Vaktin erken olmasına karşın Saniye Afife Hanım genç kocasını geçirmek için pencerede göründü. Adam, polis müdürlüğündeki işi ne gitmek üzere sokağın aşağısına doğru yürüdü.
Sokağın hayatıydı işte bu. Kızlardan biri kaybolunca ya da erkeklerden biri cezaevine düşünce biraz aksardı. Ama bu küçük damlacıklar da onun pürüzsüz yüzünde çabucak kaybolurdu. Bu yüzey durgundu ya da çamurlu, ve sabah olan, akşam unutulurdu burada.
İşte sabah, sokağı böyle sakin, sessiz bulmuştu, ama biraz sonra Hüseyin Kirşa geldi, yüzü üzüntüden şişmiş, gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. Ağır ağır sokağa girdi, babasına yaklaştı ve kendini onun karşısındaki sandalyeye attı. Selam ,vermeden, boğuk bir sesle söze başladı.
...
«Baba, Abbas öldürüldü...»