miyân ◇

miyân ◇
@plausible_deniability
|ben, benim.|
İlham olmak...
Y.Lisans
731 okur puanı
Şubat 2019 tarihinde katıldı
artık kimsenin bir kişiliği yok
"Terapi dili, gündelik dilimizi ele geçirdi. Aşk ve ilişkiler hakkındaki sohbetlerimizi mahvediyor, acı ve keder hakkındaki düşüncelerimizi sınırlıyor. Şimdi de bizi biz yapan sözcükleri kaybediyoruz. Kimsenin bir kişiliği kalmadı artık. Terapi kültüründe, her kişilik özelliği çözümlenmesi gereken bir probleme dönüşüyor. Fazlasıyla insana dair olan her şeyin (tüm alışkanlıklar, farklılıklar ve yoğun duygular) etiketlenmesi ve açıklanması gerekiyor. Bu zorunluluk kaçınılmaz olarak yaygınlaşıyor, kimseye artık “normal” diyemeyeceğimiz duruma gelene kadar hepimizi gitgide kuşatıyor. Bazıları genç insanların davranış bozukluklarını kişilikleri haline getirdiklerini söylüyor. Hayır, durum daha da beter. Bu gençlere artık sıradan kişilik özelliklerinin birer davranış bozukluğu olduğu telkin ediliyor. 2024’te yapılan bir araştırmaya göre, Z kuşağı kadınların yüzde 72’si ruh sağlığı sorunlarının kişiliklerinin önemli bir parçası olduğunu söylüyor. Boomer kuşağı erkeklerin yalnızca yüzde 27’si bunu kabul ediyor. Bana kalırsa, bu durum biraz da modern yaşamın getirdiği her şeyi psikolojik, bilimsel ve evrimsel bir çerçevede açıklama eğiliminden kaynaklanıyor. Bizimle ilgili olan her şey nedenselleştiriliyor, kategorize ediliyor ve düzeltilebilir olarak sunuluyor. Kuramlar, çerçeveler, sistemler, dürtüler ve arzular aracılığıyla kendimizi ifade ediyoruz. Hepsine birer açıklama üretmek uğruna gizemi, aşkı ve son zamanlarda kendimizi kaybettik. İnsanları betimlemek için kullandığımız maneviyat yüklü ifadeler kayboldu. Artık buluşmalara geç kaldığınızda sebebi hoşgörülebilir unutkanlığınız, dağınıklığınız ya da ilgi çekici oluşunuz, gizliden gizliye bu yönünüzle bilinip sevilmeniz değil, bilakis dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğundan (DEHB) muzdarip olmanız. Utangaç
İnsan ve Duygular
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
sadece bir bakış açısı :)
1800'li yıllarda Fransızların işlettiği Reji* Tütün Fabrikası, yaşadığım kentin hafızasında önemli bir imge. Son okuduğum elimdeki bu roman ise kurgusu ve tarihsel arka planıyla kentin dünüyle bugününü belleğimde mukayeseli canlandırması ve yaşanmışlıkları çerçeveleyen mekânların hikâyesine odaklaması ile beni -artık AVM olarak kullanılan- bu yere sürükleyiverdi. :) Reji binası ya da AVM bende bu romandan mütevellit bir anlamlandırma yarattı. Halbuki yıllarca çok geçtim önünden, içinden ama şimdi bu kurgusal anlatısı ile değer kazandı. Romanın ve artık mekânın mesajı devletin ekonomik gücünün bağımsızlığa etkisi ile politik çıkarların dini, aslı ne olursa olsun çoklu yapıda tebaanın toplumsal kardeşliğini bozması üzerine. Restore edilen bir mekân veya sergilenen bir nesne tek başına değil bir şekilde aktarım ile geleceğe mesajını taşıyor. Kentlerin gerek tarihselliğini ön plana çıkarmak gerek coğrafi işaretli ürünlerini, yemeklerini tanıtmak için olsun merkezî bir yere öyle kocaman heykelini kondurmakla olmuyor, hikâyesini ön plana çıkarmak gerek. Edebî metinlerin etkileyici bir işlevi de bu işte. Bu eser sayesinde de olduğu gibi edebî eserler nesnenin, mekânın etrafındaki o anlatıyı tutuşturuyor ve o kente ısınmanızı, onunla bağ kurmanızı sağlıyor. *Reji: Fransızca tekel demek.
Hayata Dair
"başka bir dünyanın zarafeti" İlk bakışta aşk diye algıladığımız şey, aslında sevgi değil bir meraktır --sonradan sevgiye dönüşebilir ama anlaşılabileceği gibi epeyce kırılgandır (ve bunu hissetmek için Proust okumanız gerekir). Biz genellikle hafiften sarsak, sanki başka bir dünyadan inmiş gibi görünen, şöyle ya da böyle bir beceriksizlikle hareket ettiğine şahit olduğumuz, ama henüz bir 'acıma' duygusuyla bakamadığımız varlıklara dikkat ederiz. Hayranlık bir tapınma değil, daha çok bir 'dikkat celbidir'. Hissederiz ki karada yürüyemeyen o yengeç, kıyıda çırpınan bir balık kendi dünyasında, suda müthiş bir zerafetle yüzmekteydi. Her aşkın başlangıcı böyle bir 'başka dünyanın zerafeti' algısıdır... Bunu en iyi kadınlar anlıyorlar ve bir tür 'şefkat' duygusu geliştiriyorlar. Şefkat bir duygu ya da tutku değildir, bir ilgi, bir admiratio'dur. Olmadığında bu duruma horgörü, ya da basitce ve nötr bir dille "ilgisizlik" diyoruz... Anlamamız gerek şey, bu "nötr" düzlemin bir duygu ya da tutku içermemekle birlikte, algısal temas oluşturduğu ölçüde son derecede güçlü bir tutkular potansiyeli taşıdığıdır. En basitinden "imajların" oluştuğu algısal düzlemdir bu. Ve galiba sinema aşkı bu durumla karıştırma gafletine pek erkenden düşmüş bir sanattır. Erken dönem 'hareket-imaj' filmlerinde hep bir bakışta aşık olunur ve aşkın bu olduğu zannedilir... Ya da aynı düzlem üzerinde kıskançlığın, üçlü ilişkilerin temelleri atılıverir. Aşkı artık pek ciddiye almayan, onu hemen bir ailevi düzene, 'özgür aşk' sanılan bir savurganlığa, giderek bir ideolojiye dönüştürmeye çok elverişli bir çağda yaşıyoruz. Spinoza, üçyüz yıldan daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi bence Freud'dan bile daha kesin bir şekilde ortaya koymuştu oysa: vücudun ve zihnin başka