Pecola bunları ve başka cansız nesneleri görüp deneyimlerdi.
Onlar Pecola için gerçekti. Onları tanırdı. Dünyanın tercüme edilebilen, sahip olunabilen şifreleri ve mihenk taşlarıydı onlar. Takıldığı çatlak Pecola’ya aitti; geçen sonbaharda beyaz çiçekli kısımlarını üflediği, bu sonbaharda sarı çiçeklerine dikkatle baktığı karahindiba kümeleri ona aitti.
Onlara sahip olmak Pecola’yı dünyanın bir parçası kılıyor, dünyanın da kendisinin bir parçası olmasını sağlıyordu…
Ah, insanlar niçin her şeyi anlayamıyorlar?
Beş dakika, on dakika, yarım saat kendilerini unutsalar, kendilerini karşılarındakinin yerine koysalar, tam onun gibi ( fakat hiç eksiksiz ve tam ) onun gibi duysalar, her şey ne kadar yerli yerinde olacak...
Izdırabın verdiği intibah zamanlarında, kendi kendini aldatmak, başkalarını kandırmak kadar basit değildir ve insan kendi içindeki adaletten ürkmeye başlar...
Her şey bir bütündür. Bir çemberdir. Tamdır.
Her hediye beraberinde karanlık bir şeyi, her felaket beraberinde eşit derecede bir faydayı getirir.
Görünürde zıt olan güçler birbirlerine bağlı ve birbirleriyle ilişkilidir.
Arka olmadan ön olmaz. Aşağı olmadan yukarı olmaz. Siyah olmadan beyaz olmaz.
Ölüm olmadan da yaşam olmaz...