İtina virgülleri! Günleri onlarla bölmek, uzun süre hüküm giymiş mahkûmların öğrendiği bir şey değil mi? Ama günlerce sana yazmadığımda ve haftalarca mektup almadığımda virgüller yetmiyor! Bir şarkının iki dizesine ihtiyaç duyuyorum − koduğumun virgülleri de, kâğıt üzerine yazmak da olmadığı zamanlarda söylenen bir şarkı!
Arzum benim rimelim,
Seni gördüğümde parlar gözlerim!
Kısmen de olsa ölülere söylenmeyen tek bir şarkı yoktur dünyada. Ölüler şarkıları ceplerine koyar, sessizlik ceplerine, öndeki sessizlik ceplerine, ev anahtarlarının, kimliklerinin, paralarının, çakılarının yanına.
Her ölüm bizi bir şeye hazırlıyor −kendi ölümlerimize elbet− benimkine, seninkine değil, hiçbir şey beni senin ölümüne hazırlayamaz, yere otururum, başını kucağıma alırım, misket bombaları altında ölümünü reddederim. Her ölüm bizi aynı zamanda bir karnavala hazırlıyor, onların burnu dibinde düzenlenen bir karnaval ve bunu engellemek için hiçbir bok yapamazlar.
Okuduğun zaman mevcudiyetin azalmak yerine her zamankinden daha fazla artar. Başımı omzuna yaslarım. Okumak senin için bir izleme biçimidir, çenenin duruşundan da bellidir bu. Omzunda duran başımı çeviririm ve dilimi çenenin altına dokundururum, sonra başımı biraz kaldırıp, dudaklarımı, dilimin dokunduğu yerin iki yanına bastırırım.