Aslında, açlıktan bunalmış biri için her şey birdir; o anda onun söz dağarcığında kızarmış biftek ya da ızgara balık bulunmaz... Ancak mide dolduktan sonra, her tat kendi farklılığını kazanır... Aynı şekilde, cinsel istek söz konusu olduğunda da, önce genel bir istek, daha sonra da farklı cinsel tatlar oluşur...
Akıntıya kapılan kazazedelerin, açlık ve susuzluktan bitkin düşmelerinin, biyolojik olarak yemek ve su eksikliğinden ziyade, o eksikliğe karşı duydukları korkudan kaynaklandığını söylerler. Hezimet, yenilmek endişesi akla geldiği anda başlar.
İnsanın gözünü alan bir güneşle süslenmiş yaz, eninde sonunda romanlarda ya da filmlerde olan bir şeydir. Gerçekte olansa, mürekkep kokan gazetenin siyaset sayfasını alhna serip uzanmış kendi halindeki sıradan halkın pazar günüdür... Kapağı mıknatıslı termos ve teneke kutuda meyve suyu...
Kuyruğa girilerek elde edilen saati 150 yene kiralık kayık ve
sahilde balık ölülerinden kaynaklanan kurşuni köpükler... En
sonunda da, yıpranmış, çürümeye başlamış, hıncahınç vagonlar... Herkes bunu çok iyi bildiği halde, sadece kendini kandırılmış bir aptal olarak göstermemek için, o gri tuval üzerine canla başla ütopik bayramlar çizmek ister. Zorla keyifli bir pazar geçirdiğini söyletmek için, mızmızlanan çocuklarını çekiştirip duran pejmürde kılıklı, kirli sakallı babalar... Herkesin
mutlaka görmüş olduğu, vagonun bir köşesindeki küçük bir
manzara... Başkalarının güneşine karşı duyulan histeri ölçüsünde tahammülsüzlük ve kıskançlık...
Elbette gazete okumak istiyordu. Manzara olmasa bile manzara resmi görmek istemek insanlık hali olsa gerek. Manzara resimlerinin doğası zayıf olan yerlerde, gazetenin ise insanlar arası bağların zayıf olduğu endüstriyel alanlarda o yüzden geliştiğini bir yerlerde okumuştu.