Aslında Frink'in bildiği kadarıyla, Batı Yakası'ndaki dükkanlarda satılan sözde tarihi sanat eserlerinin otantik olup olmadığını sormak o Japonların hiç aklına gelmemişti. Belki bir gün soracaklardı... Ve o zaman balon patlayacak, otantik parçalar için bile pazar çökecekti. Bir Gresham Yasası: Sahteler gerçek olanların değerini düşürecekti. Sorgulamamalarının sebebi buydu şüphesiz; ne de olsa alan memnun, satan memnundu. Parçaları üreten, buradaki ve başka pek çok şehirdeki fabrikalar kar ediyordu. Toptancılar parçaları satıcılara aktarıyordu, satıcılar da bu parçaları sergiliyor ve tanıtımını yapıyordu. Koleksiyoncular para verip satın aldıkları parçaları, iş arkadaşlarıyla dostlarını ve metreslerini etkilemek için, mutlu mutlu evlerine götürüyordu.
Tarihin kurbanları değil failleri olmak istiyorlar. Kendilerini Tanrı'nın gücüyle özdeşleştirip, tanrısal olduklarına inanıyorlar. Bu onların temel deliliği. Bir arketip tarafından ele geçirilmişler; egoları psikotik bir şekilde öyle şişmiş ki, kendilerinin nerede başladığını ve tanrısallığın nerede bittiğini bilemiyorlar. Bu aşırı gurur, kibir değil; şişen egonun mutlak sınırına ulaşması...
Psikotik bir dünyada yaşıyoruz. Deliler güç sahibi. Bunun ne zamandır farkındayız? Bununla ne zamandır yüzleşiyoruz? Ve... Bunu kaçımız biliyor? Lotze bilmiyor. Deli olduğunu biliyorsan deli değilsindir belki de. Veya nihayet akıllanmaya başlıyorsundur. Uyanıyorsundur. Sanırım çok az kişi bütün bunların farkında. Orada burada, tek başına yaşayan insanlar. Ama büyük kitleler... Onlar ne düşünüyor? Bu şehirde, burada yaşayan bu yüz binlerce insan. Mantıklı bir dünyada yaşadıkları sanrısına mı kapılıyorlar? Yoksa gerçeği tahmin ediyor, hayal meyal görebiliyorlar mı...?
Radyo konuşuyordu: "Ortak Refah Uygarlığı, müşterek görev ve sorumluluklar ile beraberlerinde gelen bedellerde dengeli bir eşitlik sağlama arayışımız sırasında..." Frink, egemen hiyerarşinin tipik jargonu, diye düşündü. "...İnsanlığın gelecekteki meselelerinin yaşanacağı arenayı algılamakta başarısız olup olmadığımızı durup düşünmek gerekir; bu insanlar ister İskandinav olsun, ister Japon, ister zenci..." Böyle sürüp gidiyordu.