Çaresiz bir anne kaçırılan biricik çocuğunu aramak için bir oraya bir buraya koşturur, her yeri delice bir telaşla arar. Ararken bir kirazçiçeği ağacının gölgesinde çocuğunun hayaletini görür ve o an aklını kaçırarak ağaçların arasında can verir (bu kısmı ben biraz abarttım). Bu hikâyeden de anlayacağınız gibi, kiraz çiçeklerinin altındaki alanı dolduran insanlar olmayınca geriye kalan yalnızca insanın içini ürperten bir manzaradır.
Meleklerin, göklerinde başlayan döngülerini bırakıp bize geldiklerini gören biri,
Soğuk bir buluttan inen, görülür ya da görülmez çok hızlı bir rüzgâra bile ağır aksak derdi
Alacakaranlık çökerken çağırdım onu, benimle geri dönsün diye! Akanuma sazlıklarının gölgesinde uyumak, tek başına şimdi oysa! Ah! Ne anlatılmaz bir acı!
Rüzgâr bu kötü ruhları,
soğuklar bastırınca kanat çırpa çırpa
giden upuzun sığırcık sürüleri gibi,
sürüklüyordu oradan oraya;
ne biraz olsun dinlenme umutlan vardı,
ne de cezalarının inmesi umudu kalmıştı.
Havaya uzun bir çizgi çizip yakına yakına
öterek geçen turnalar gibi
kasırganın önüne kattığı ruhların,
çığlıklar ata ata geldiklerini
görünce dedim ki: “Usta, bu kapkara havanın
cezalandırdığı bunlar da kim?”
umutsuz çığlıklar işiteceksin;
acıdan kıvranan eski ruhlar göreceksin
ikinci ölümlerine bağırırken;
kutlu ruhlara katılmayı umdukları için
günün birinde, ateşte yanarken
yakınmayanları da göreceksin.