“Acımda beni kim karşılayabilir? Bana yöneltilen sözcüklerin hepsi kulağıma yalan yanlış geliyor. Sözcüklerin, dillerin ötesine giden bir şey bu. Kendimi yalnız hissediyorum. İçimdeki dramda, fiziksel ve psişik denenmemde yatan biricikliği anlamaya kim muktedirdir ki? Hal böyleyken, kendini bu yalnızlığın içine hapsetmeye ilişkin dürtümü kavrıyorum. Buna karşın, bir yanım iletişim kurmayı da arzuluyor. Bu iki istek beni parçalıyor, biri beni oraya, diğeri buraya çekiyor. Filozofların dediği gibi, acı çok keskin olduğu zaman bize aptalca ve saçma gelir.”
Elbette mevzu bahis amaç, hastada bastırılanın diriltmek, ihtimal dahilinde onun "katarsise" etmek ve böylece, tedavi dışında, gerçek hayatta özünde sublime edilebilir dürtülerin inhibisyonunu kaldırılmasına sebep olan sublime edilemeyen agresyonun söylenmesini sağlamaktır. - Françoise Dolto Bu, Dolto’nun çocuk analizine ilişkin teknik anlayışını özetleyen formüllerden biridir. Buradaki mantık doğrudan Freud’un bastırma (refoulement), sublimasyon (sublimation) ve katarsis (catharsis) kavramlarının çocuk kliniğine uygulanışına dayanır. Analitik çalışmanın amacı, çocuğun veya hastanın bastırılmış olanını yeniden dolaşıma sokmaktır. Ancak bu, basit anlamda bir hatırlama değildir. Bastırılan şey çoğu zaman bir temsil değil, bedensel-affektif bir yük, bir agresyon ya da dürtü gerilimi olarak geri döner.  Analizde bu bastırılmış olanın yeniden canlandırılması gerekir. Çünkü bastırılan şey konuşulmadıkça bedende, davranışta ya da semptomda işlemeye devam eder. Dolto’nun burada kullandığı katarsis kavramı da klasik anlamda bir duygusal boşalma değildir. Freud’un erken dönemden itibaren kullandığı bu terim, burada bastırılmış affektin temsil alanına taşınması anlamına gelir. Yani hasta yalnızca boşalmaz; aynı zamanda yaşadığı şeyi temsil etmeye başlar. Dolto’nun özellikle ayırdığı nokta şudur: bazı dürtüler özünde sublime edilebilir. Yani kültürel, yaratıcı veya toplumsal olarak kabul edilebilir biçimlere dönüştürülebilirler. Rekabet, yaratım, oyun, araştırma arzusu ya da düşünme gibi alanlarda dolaşıma girebilirler. Ancak bazı agresyon biçimleri bu dönüşüme direnç gösterir. Dolto’nun sublime edilemeyen agresyon dediği şey tam da budur. Bu agresyon simgeselleşemediğinde özneyi bloke eder. Ve paradoksal biçimde yalnızca kendisini değil, onunla birlikte işlenebilir
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bir büyük muamma
Bu nedenle psikanalitik klinik açıdan cinselliğin temel sorusu şudur: Özne cinselliği hangi psişik işleve hizmet ettirmektedir? Arzuyu mu sahnelemektedir? Kaygıyı mı düzenlemektedir? Terk edilme korkusunu mu yatıştırmaktadır? Yoksa ölüm dürtüsünün tekrar eden yörüngesinde mi hareket etmektedir? Dolto'nun ifadesinin önemi tam da burada ortaya çıkar. Cinsellik, öznenin canlılığının doğrudan bir göstergesi değildir. Cinsellik, öznenin duygu, dürtü, arzu ve jouissance ile kurduğu ilişkinin aldığı biçimdir. Bu nedenle aynı davranış, farklı öznelerde tamamen farklı psişik işlevlere sahiptir. Psikanalitik klinik tam da bu farkı ortaya çıkarır. whatsapp.com/channel/0029VbB...
Cinsellik
Cinsiyet, canlının duygu ve dürtülerini arzu ile ilişkisi içinde ifade etme biçimidir. - Françoise Dolto Dolto'nun bu ifadesi, birçok terapistin teorik ezberler ve gündelik sağduyu nedeniyle gözden kaçırdığı temel bir noktayı açığa çıkarır. Çünkü burada cinsiyet, biyolojik bir veri ya da üreme işlevi olarak değil; öznenin dürtüleri, duygulanımları ve arzusu ile kurduğu ilişkinin ifade alanı olarak düşünülmektedir. Bu nedenle cinsel organ, yaygın biçimde varsayıldığı gibi Eros'un doğal bir dışavurum mekanı değildir. Daha doğrusu, cinsellik öncelikle haz üretmeye yönelik doğal bir aygıt olarak kavranamaz. Organ ya da bütün beden, cinsellik alanında dürtünün taşıyıcısı ve dışavurum aracıdır.  Fakat dürtü, Freud'un gösterdiği gibi, yalnızca yaşamı koruyan ve birleştiren Eros'tan ibaret değildir. Dürtü aynı zamanda ölüm dürtüsünün de taşıyıcısıdır. Bu nedenle cinsellik, kimi zaman yaşamı örgütleyen bir alan olurken, kimi zaman da yıkımın, tekrarın, tekrar olarak yıkımın ve öz-yıkımın sahnesine dönüşebilir. Özellikle çağımızda ve kimi yapı ve durumlarda bunu daha sık gözlemliyoruz. Örneğin, borderline yapılanmalarda cinsellik çoğu zaman arzu etrafında değil, ölüm dürtüsünün dışavurum amacı etrafında şekillenir. Benzer biçimde otistik ya da şizofrenik yapılarda da cinsellik bedenin jouissance'ından kurtulma çabasıdır. Nevrotik yapılarda ise durum farklıdır. Burada cinsellik çoğu zaman arzuyla ve bilinçdışı fantazmla örülüdür. Özne cinsel ilişkiye yalnızca bedensel bir tatmin için değil, bilinçdışı senaryolarını sahnelemek için de girer.  Bu nedenle sevgi, kıskançlık, rekabet, intikam, suçluluk ya da agresyon gibi birçok unsur cinsel yaşamın içine yerleşir. Özellikle obsesif ve histerik yapılarda cinsellik, bilinçdışı agresyonun ve arzusal çatışmaların ifade edildiği
"Peki bu uyuşukluğu nasıl kıracağız? Bu vahşeti normalleştirmemek için ne yapmalıyız? Zihnimizin bizi korumak için attırdığı o duygusal sigortayı, vicdan ve merhametimize yeniden bağlamak zorundayız. Bunun yolu rakamları değil, hikayeleri okumaktan geçiyor: 1- İstatistiği Reddedin: Gazze'den gelen haberlerdeki sayıları sadece birer "rakam" olarak görmeyi bırakın. Ölen her bir kişinin yarım kalmış hayalleri, bir ailesi, en sevdiği yemeği, bir ismi olduğunu kendinize hatırlatın. 10 bin, 100 bin değil; bir anne, bir bebek, bir öğretmen, bir insan... 2- Bakış Açınızı Değiştirin: Sürekli aynı yıkım görsellerine maruz kalıp hissizleşmek yerine; oradaki insanların direnişine, geride bıraktıkları mektuplara, insani hikayelerine odaklanın. Acı uyuşturur, gerçek hikaye ise bağ kurdurur. 3- Sürekliliği Eyleme Dönüştürün: Çaresizlik hissinin sizi felç etmesine izin vermeyin. Boykotu canlı tutmak, ses olmaya devam etmek, yazmak veya sadece unutmamak... Küçük de olsa sürekli bir eylem içinde olmak, zihne "çaresiz değilsin" mesajı verir ve psişik uyuşmayı kırar. Unutmayın; hissetmek, bu kör çağda yapılabilecek en büyük direniştir. Kalbimizin nasır tutmasına izin veremeyiz."
Filistin
Çocuk ve Hiperaktivite
Hiperaktivite olarak adlandırılan klinik tablolarda, bedenin özne için bir Öteki haline gelmesi olgusu daha görünür bir biçimde ortaya çıkar. Çünkü burada çocuk yalnızca çevresinin şikayet ettiği biri değildir; her şeyden önce kendi bedeninin ilk mağdurudur. Çocuk bedene sahip değildir, beden çocuğa sahip. Beden, öznenin tasarrufuna tam olarak girmeyen, kendi başına hareket eden ve onu sürekli aşan bir gerçeklik olarak deneyimlenir. Bu nedenle hiperaktif çocuğun temel sorunu yalnızca "yerinde duramamak" değildir ve buraya indirgenemez. Kökende, beden ile özne arasındaki ilişkinin tam olarak düğümlenememesi söz konusudur. Çocuk çoğu zaman bedenini yönetemediğini değil, bedeninin kendisini yönettiğini hisseder. Hareket eden kendisi değil, bedenidir. Bu nedenle beden, öznenin sahip olduğu bir araç olmaktan çıkarak, öznenin katlanmak zorunda kaldığı bir Öteki olarak görünmeye başlar. Bu durum, kontrolden çıkmış bir arabanın içinde bulunmaya benzetilebilir. Direksiyon sizin elinizdedir; fakat araç sizi dinlememektedir. Ya da eyerlenmemiş bir atın üzerinde bulunmaya benzer. At hareket etmektedir, ancak hareketin yönünü belirleyen binici değildir. Hiperaktif çocuk da çoğu zaman bedenini bu şekilde deneyimler: Hareket etmektedir, fakat hareketin öznesi olduğunu hissedememektedir. Dolto'nun katkısı tam da bu noktada önem kazanır. Çünkü Dolto, çocuğun yaşadığı güçlüğü davranış düzeyinde ele almaz. Ona göre mesele, çocuğun bedeninde yaşadığı şeyi simgeleştirebileceği alanlar bulabilmesidir. Çizim, oyun, hikaye kurma, modelleme veya çeşitli temsil faaliyetleri bu nedenle önemlidir. Bunlar psikanalizde pedagojik araçlar değil, çocuğun bedeninde yaşadığı dağınık deneyimleri gösterenler aracılığıyla örgütleyebildiği alternatif simgeleştirme alanlarıdır. Çocuk bu alanlarda