Hayat oklarla, yol gösteren işaretlerle doluydu. Kimini fark ediyor, kimini görmezden geliyorduk. Fark ettiklerimize sıkı sıkı sarılıyor, yaptığımız bir enayilik yüzünden ya da işte sırf talihsizliğimizden yitirirsek, biz de kayboluyor, kahroluyorduk. İyi biliyordum bunu, zira vaktiyle Kader de gideceğim yönü gösteren bir oktu benim için. Hep kuzeyi gösteren pusula, yorulunca yaslanacağım baston, nereye gideceğimi anlamak için açıp bakacağım haritaydı. Yolu gösteriyor, aydınlatıyor ve yürürken elimden tutuyordu. Dostluk bu değil miydi zaten, ışığı açmak ve elinden tutmak.
Aşkın kendisine inanmıyor, daha doğrusu nesnesinden ziyade öznesiyle alakalı bir his olduğunu biliyordum. Öyle büyütülecek bir yanı yok yani, hepi topu biçki dikiş meselesi. Kendi ihtiyacına göre biçtiği kostümü elindeki en münasip modele giydirmeye çalışıyor insan. Ait olmadığı bedenden sarkıyor haliyle kıyafet. Paçası uysa beli oturmuyor, omzu denk düşse kolu kısa geliyor. Sonra vay efendim sen onu benim istediğim gibi giyemedin, vay sen beni yeterince sevmedin. Halbuki terzi de modele değil diktiği elbiseye bayılıyor. O elbise ki kuvvetle muhtemel baştan çizilmedi bile, mesela çocukken bir bayram sabahı babasında gördüğüne yahut görmek istediğine benzetildi. Olsun, aşık onu öyle düşünmüyor. Hem ne yapsın, yaşadığı her hataya semavi manalar yükleyecek illa, şu içi çürümüş hayata kolay mı tutunuluyor?