İskender Pala’nın o her gün hiç düşünmeden ağzımızdan dökülen, pelesenk olmuş deyimlerin arkasındaki acayip hikayeleri gün yüzüne çıkardığı, insanı okurken adeta eski İstanbul’un o canlı, tıkır tıkır işleyen sokaklarında gezdiren nefis bir rehber. Kitabı elinize aldığınızda karşınıza o sıkıcı, ruhsuz sözlükler çıkmıyor; aksine Osmanlı’nın mahalle kahvelerine, saray dehlizlerine ya da eski panayır yerlerine konuk oluyorsunuz. Yazarın asıl başarısı da burada zaten; tozlu raflarda kalmış, unutulmaya yüz tutmuş o eski yaşanmışlıkları ve nükteleri alıp sanki dün yaşanmış gibi burnumuzun dibine getiriveriyor. Gerçekten düşününce; bugün şık birini gördüğümüzde yapıştırdığımız "iki dirhem bir çekirdek" lafının arkasındaki o hassas sarraf terazilerini, o küçücük keçiboynuzu çekirdeğinin zarafetini bilmeden bu dili konuşmak, kelimelerin hakkını yemektir biraz da. "Püf noktası"ndan "çam devirmek"e kadar onlarca sözün arkasında yatan o insan hikayelerini okurken bazen "hadi canım" diyerek şaşırıyor, bazen de yüzünüzde muzip bir gülümsemeyle kalakalıyorsunuz. İskender Pala o bildik hoca ağırlığını bir kenara bırakıp o kadar tatlı, o kadar samimi bir dille anlatmış ki her şeyi, tarih ve edebiyat gözünüzde hiç büyümeden doğrudan kalbinize akıyor. Sahi, her gün kullandığımız kelimelerin aslında bu toprakların hangi neşesinden, hangi kederinden ya da hangi kıvrak zekasından süzülüp bize ulaştığını keşfetmekten daha keyifli ne olabilir? Dilimizin o renkli, bilge ve esnek yüzünü bize hatırlatan bu kitap; hani bazen kendimizi köksüz, dilsiz hissettiğimiz anlar olur ya, işte tam öyle zamanlarda elinizin altında durması gereken, her yaştan insanın dönüp dönüp okuyabileceği şahane bir başucu dostu. Kapağını her kapattığınızda konuştuğunuz kelimelere çok daha başka, çok daha hürmetle