William Shakespeare’in insanlık trajedisini tahtından indiren anıtsal eseri Hamlet, kusursuz bir saray entrikası ambalajına sarılmış, aslında insan bilincinin sınırlarını zorlayan karanlık bir varoluş laboratuvarıdır. Kirli ittifakların, sahte gülüşlerin ve her köşesinden güvensizlik sızan tekinsiz bir krallığın ortasında kalan Prens Hamlet; delilik ile dahilik, eyleme geçmek ile felç edici bir düşünce sarmalında kaybolmak arasındaki o bıçak sırtında yürür. Shakespeare’in dehası, kahramanını kör bir öfkeyle donatmak yerine, onu kendi zihninin parmaklıkları ardına hapsederek modern insanın o zamansız "Olmak ya da olmamak" arafını doğurmasıdır. Sahnedeki her diyalog ve o meşhur kafatası imgesi, tüm dünyevi ihtirasların ve unvanların ölümün mutlak sessizliği karşısında nasıl un ufak olduğunu yüzümüze çok sert bir şiirsellikle çarpar.
Kendi edebi penceremden bu zihinsel labirente sızdığımda ise, Hamlet’in o bitmek bilmeyen duraksamalarını bir irade eksikliği değil, aksine insanın en asil ve dürüst direnişi olarak okuyorum. Çünkü düşünmeden harekete geçmek ilkel bir reflekstir; oysa Hamlet, atacağı her adımın kozmik ve ahlaki yükünü tartacak kadar uyanık, yani "farkında olan insanın" o kaçınılmaz lanetini taşıyan bir figürdür. Bana göre Shakespeare, Hamlet’in şahsında modern dünyanın tüm o ikiyüzlü maskeli balolarına, sahte uzlaşılarına ve gürültüsüne karşı duran ruhumuza felsefi bir ayna tutmuştur. Hayatın bizi ittiği o kirli çarkların arasında durup her şeyi en çıplak, en çiğ haliyle sorgulamak, ağır bir yalnızlığı beraberinde getirse de insana asıl haysiyetini veren yegâne eylemdir; nitekim perde kapandığında salona çöken o sarsıcı sessizlik, aslında kendi içimizdeki karanlıkla yüzleştiğimiz o sonsuz yankının ta kendisidir.