Geleneksel edebiyatın süslü betimlemelerini ve yapay kurgularını tamamen reddeden Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile adeta bir insan ruhunun röntgenini çekerek Türk edebiyatında eşine az rastlanır, hipnotize edici bir psikolojik dehliz inşa eder. Roman, okuyucuyu daha ilk satırlarda her adımda parmak uçlarından kalbe doğru yayılan o tekinsiz, çiğ ve insanı dünyadan tecrit eden hastane koridorlarının ekşi ilaç kokusuyla, beyaz duvarların soğuk kasvetiyle ve ameliyathane kapılarında büyüyen o ağır sessizlikle sarsıcı bir şekilde baş başa bırakır. Hikayenin merkezindeki 15 yaşındaki adsız genç, sadece bacağını adım adım çürüten amansız bir kemik hastalığıyla savaşmaz; o aynı zamanda kenar mahalle yoksulluğunun, şatafatlı bir konağın gölgesinde kalmanın getirdiği sınıfsal ezikliğin ve narin bir genç kıza duyduğu o marazi, imkansız aşkın yarattığı devasa içsel fırtınalarla çarpışır. Peyami Safa’nın dehası tam da burada, fiziksel bir acı ile ruhsal bir ızdırabı birbirinin içine öyle kusursuz eritmesinde saklıdır ki, okurken karakterin bacağındaki o zonklayan, sızlayan ağrıyı kendi vicdanınızda ve kemiklerinizde hissetmeye başlarsınız; hastanenin o kasvetli koridorları, bir süre sonra kahramanın kendi iç dünyasının klostrofobik bir yansımasına dönüşür. Acıyı asla ucuz bir ajitasyon ya da gözyaşı malzemesi olarak kullanmayan yazar, aksine onu insan ruhunu ya tamamen erdemli kılan ya da içten içe çürüten felsefi bir laboratuvar, bir varoluş sınavı olarak masaya yatırır. Doğu-Batı çatışmasını, zenginlik ile fakirlik arasındaki o aşılmaz uçurumu bir hastane odasının penceresinden dışarıya bakarak analiz eden bu kült metin; kurgusal hiçbir şaşırtmacaya ya da yapay edebi oyuna sırtını dayamadan, gücünü sadece o çıplak, dürüst ve sarsıcı gerçekliğinden alır. Son sayfayı