Pus dağıldıkça çoğalan renkleriyle, surları, kuleleri, kubbeleriyle İstanbul... Kırmızı bir şal, siyah bir hırka, Berber Kamo 'nun dükkanı, Şerafet beyin saati, Küheylan dayının tabancası... Yerin üç kat altında, küçücük bir hücrede dört adam, titreyip kıvranarak hikayeler anlatıyorlar birbirlerine. Kaygıyla ve kahkahayla... İstanbul 'daki zamanı geçmiş ve bugün diye ayırmak yerine, yer altındaki ve üstündeki zaman diye ayırarak anlatıyorlar. Yazar, acının ve her şeye rağmen umudun yörüngesinde dönen bir kenti, büyük bir romanla yeniden yaratıyor. (Arka kapaktan )
Okuduğum bu üçüncü romanında, yazarın akıcı dili ve müthiş hayalgücüne tekrar hayran kaldım. Bu eserin kurgusu, #boccaccio 'nun #decameronöyküleri 'nın anlatıldığı gibi 10 güne (bölüme) bölünmüş ve #faulkner 'ın kullandığı biçimde karakterlerin ağzından Bilinç Akışı Tekniği kullanılarak yazılmış.
Her biri devrimci grup üyesi dört mahkumun (Öğrenci Demirtay-Berber Kamo -Doktor- Küheylan dayı) İstanbul 'un dibi dedikleri yerin üç kat altında bir hücrede, işkenceler içinde geçen sorgularından arta kalan zamanlarında, aynı Decameron gibi (orada da veba salgınından kaçan gençler bir şatoya sığınır ve her gün birbirlerine komik hikayeler anlatır ), birbirlerine bazen komik, bazen acılar yüklü, şehri niteleyen, özel yaşamlarına dair anlattıkları hikayeler romanın konusu.
Dedim ya; yazarın dili mükemmele yakın ve benim edebiyatımızın #hasanalitoptaş ile yeni favorilerimden olunca, başta önemsediğim İstanbul'un Orient Ekspres filmi gibi yansıtılmasına oldukça kızmama rağmen, güzel kentin altı ve üstü, mükemmel geçmişi ve şimdiki durumu ile olmayan eskisi ve geleceği nidaları altında yatan sorgular, sayfalar ilerledikçe beni bağladı ve yazarın dili gibi düşsel gerçekliğe dönüştü. İşkencede, Hz İSA'nin son acısına