Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ı sıradan bir roman değil, Türk edebiyatında eşine az rastlanan, psikolojik derinliğiyle sembolizmi, mitolojiyi ve doğaüstü ögeleri harmanlayan bir eser. İç içe geçmiş o kadar çok katman var ki, düz bir okumayla kitabın hakkını vermek imkansız. Biraz inceleme yapmaya çalışacağım ama ne kadar başarılı olurum bilmiyorum.
İlk olarak Yüzbaşı Burkay ve Selim Pusat bağı üzerinden başlayalım.
Atsız, romanın başında Kamlançuka efsanesini anlatarak bize "Bu hikaye bir döngünün hikayesidir" mesajını veriyor.
Burkay, rütbeli bir askerken bir kadına duyduğu aşk yüzünden görevini, vatanını ve askeri disiplinini unuttu. Sonunda hem çıldırdı hem de ruhu lanetlendi. Yüzyıllar sonra Selim Pusat da aynı sınavdan geçiyor. Romanda askeri değerler ve dünyevi gerçeklikler mutlak doğrulardır. Aşk ise bu sarsılmaz düzeni bozan, insanı görevinden saptıran ve nihayetinde mahveden bir virüs, doğaüstü bir sapma gibi konumlandırılıyor. Pusat ne zaman ki o gizemli aşka (Güntülü'ye) doğru çekilmeye başlıyor, dünyevi gerçeklikle bağı o an kopuyor.
Şeref karakteri ise Selim Pusat’ın şeref, onur ve gurur duygularının bir yansıması ve sembolüydü. Dikkat ederseniz Şeref, Pusat'ın hayatında her şey tepetaklak olduktan sonra, o askeri kimliğini ve onurunu kaybettiği trajik süreçte aniden beliriyor. Pusat, maruz kaldığı haksızlığı ve onursuzlaştırılma çabasını hazmedemedikçe, içindeki o yaralı gurur Şeref karakteri olarak somutlaşıyor adeta. Bu durum, tam bir trajik deliliğin başlangıcı. Çünkü bir insan idealleriyle yaşar; Pusat'ın elinden askerliği ve üniforması yani şerefi alındığında, geriye kalan boşluğu zihni bu şekilde doldurmaya başlıyor.
Biraz da kadın karakterlere bakacak olursak:
Ayşe, Pusat’ın dünyevi, gerçekçi, toprağa basan ve toplumsal normlara uyan yanını