#İkiŞehrinHikâyesi
#CharlesDickens
462 sayfa
Uzun zaman olmuştu klasik okumayalı. Bu bağlamda, ruhumu beslemek adına okuduğum bu kitabın kapağını kapatırken, hissettiklerime binaen çok doğru bir seçim yaptığımı anlamış olmakla birlikte, bu kitabı okumakta nasıl böylesine geç kalmış olabilirim, düşüncesiyle de kendime kızdım.
İKİ ŞEHRİN HİKÂYESİ
Zaman 1700'lü yıllar, her taraf karanlık, her yeri buram buram ortaçağın kokuşmuşluğu sarmış.
İki şehrin hikâgesi, Ingiltere'nin Londra'sı ve Fransa'nın Paris'i arasında savrulan hayatların hikâyesi.
Aristokrasi ile yönetilen bu iki ülkeden biri Fransa.
Bir tarafta sefa süren, kahvesini dahi üç uşağının yardımıyla içen asilzadeler(!), bir tarafta açlıktan nefesi kokan, cefa çeken, karnı bir lokma ekmeğe, ruhu adalet ve özgürlüğe aç sefil halk.
Yıl 1775.
Halk kan ağlıyordu.
Fıçının kırılmasıyla yerleri kırmızıya boyayan şarapları yalayarak karnını doyuruyordu insanlar..
Tüm bunlara karşın, sırf kendinden olmadığı için, ya da paraları var diye, hatta sırf canları öyle istediği için, insanların tüm haklarını gaspetmeyi kendine hak gören soylugiller, gerile gerile sefa sürüyordu.
KRALLIĞINIZ BATSIN!
Insanları aç bırakıp, sefa sürmek tehlikelidir.
Çünkü yaşamda kalma içgüdüsü, tüm evrensel kanunları siler, süpürür bir kalemde...
Ve Fransız halkı, "yeter artık!" diyerek ayaklandı.
Fransız Devrimi başladı.
Halk çıldırmıştı.
Yıllardır kanını sömüren aristokratları lime lime etmeye and içmişti Her yeri yakıp, yıkıyordu.
Devrim, akılla bilimle,eğitimle yapılırsa devrim olur ancak.
Kinle, öfkeyle, öç alma hissiyle yapılmaz.