• hah... alacağın olsun dünya !

    Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya’nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.
    Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya’nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım.
    Esirgemeyen, bağışlamayan anama hep şükürler olsun. Onlar mı? Hah! Onların hali harap. Dünya hafif, insan eti ağır, diyorlar. İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, diyorlar. Teker teker gelip hep bir ağızdan diyorlar: Dünya, ah dünya, kötü işlenmiş bir günah dünya! Diye bağırlarını açıp diz çöküyorlar. Başlarını geriye atıp kuru kuyulara benzeyen ağızlarını açıp kapıyorlar. Demiyorlar da boğum boğumlar. Demiyorlar da kıhlıyorlar: Dört bir ucundan tutuşasın dünya, kalmayasın bana bize onlara dünnyaah… Diye sözlerinin feri sönüyor sonra. İşte o zaman yolunmuş saçları, kopmuş düğmeleri, taş kesmiş gövdeleri, oraya buraya atılmış yaralı hayvanlar gibi kıvranan ayakları, elleriyle hep bir susuyorlar. Bir sus ki tıkış tıkış, bir sus ki ölünmüş gibi. Demeye kalmadan biri daha geliyor, biri daha ve her yeni gelenle tutuşuyorlar bir daha. Hep bir ayağa kalkıp geri devriliyorlar. Alınlarını yere bastırıp sözlerinin feri sönesiye bağırıyorlar: Hem biz niçin doğunca ölmedik, rahimden çıkınca son soluğumuzu vermedik? Alacağın alacağın alacağın olsun dünya!



    SEVGİLİMİN GÖZLERİ bir yaz gecesi gibi berraktır. Saçlarının kıvrımlarında kumral mağaralar görürüm. Ona sokulmak kendi kovuğuma kavuşmaktır. Her seferinde ıslak, yorgun, ağlamaklı olurum. Sevgilimin ensesinde kanatlı balıklar gibi solurum. Ne kadar yumuşaksın, der bana, ne kadar nemli. Sesi kumral sazlıklar gibi dalgalanır kulaklarımda. Elimi avucunun sıcağına bırakır, iyi geceler, derim. O zaman saçları kadife bir yağmur olur, sırtıma dökülür. Kirpikleri ikimizi de örtecek kadar uzar. Caddeden sular seller gibi akar ışıklar.
    Sabahın pusu ona da bana da pamukludur. Rıhtıma birlikte yürürüz. Mavi bir dolmuş onu Çömlekçi Çukuru’na götürür. Ben çay ocaklarının, yolcu otobüslerinin arasından geçer, yük gemilerine bakarım. Vinçlerin sesi suda erir. Halatlar gevşer, ıslanır, tekrar gerilir. Ne güzeldir sabah, mürekkebi ıslak bir sözcük kadar taze, içime değer, her sabah, canım ışır, gözüm yanar, ah.



    Çünkü herkes biliyordu, uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabasıydı devlet. Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı (iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına) vardı. Herkesin içinde gezdirdiği boğdurulmuş bir ölü, (herkesin ama hepsinin), herkesin karnından gırtlağına ve oradan da ağzına yürünerek yükselen bir ölüsü vardı. Sımsıkıydı insanların ağızları, çevrimi çoktan kapanmış mühürlü parantezlerdi onlar. Yine de insanların ağızlarına kadar yükselmiş ölüler fırlak boğumlu parmaklarını geçiriyordu dudakların arasından ve sürgülü bir pencereyi açar gibi, açıyorlardı o ağızlarını sonra. O ağızları açıp yaralı bereli başlarını çıkarıyorlardı oradan. Çıkardıkları gibi de dirseklerini dayayıp insanların azı dişlerine, göğüslerini yaslayıp ağızların pervazlarına, başka ağızlardan başını çıkarmış başka ölülere el edip n’aber? diyorlardı, ne güzel bir sabah ama, ah, alıştın ölülüğe?



    Sert soğuk bir kabukla kaplı duydu kendini. İçiyle kendi arasında bir mesafenin açıldığını düşündü. Yumuşak, ılık, karanlıktı içi. Ama dünya içine değmiyordu. Dünya akıyordu, o kadar. Kabuğuyla içi arasında ve ona ait olmayan bir yerde.
    Bu fırıl fırıl hafifliğe, dünyanın teranesine dil uzatmamayı çoktan öğrenmişti. Kocamış ve hantal bir ruhu korkunç çatırtılar çıkararak taşıyacaktı işte, kendinin ancak bir adım ötesine göz dikebilecekti. Bir adım daha belki, yalpalaya yalpalaya. Bir adım, bir dalganın ağırlığına. Dünya ne yener ne yenik düşürür, dedi kendi kendine. Dünya kayıt tutar yalnızca. Yaprak yaprak evrak biriktirir. Biriktirir ve geri verir sana.
    Çıkıp gitmek isterdi gerçekten bu yün korseden, yün fanila, atlet, külot, külotlu çorap, elbise, hırka, şal ve mantodan dışarı. Bu mavi ve tenekeden hışmın kalabalık içinden çıkmak isterdi. Caddenin, semtin, ilçenin, şehrin, ülkenin, kılanın ve dünyanın dışına çıkmak. Bu suyu sarı, camı yosun tutmuş bulanık akvaryumdan iyice dışarı.



    Çünkü sanmıyorum geniş kanatlarımı boşlukta simsiyah çırparak. Bulup yolumu varıp buradan ta oraya. Yolunmuş sorgucumu pencereye tak tak. Ve açıldığında pencere bir korku gibi. Bir kuzgun olaraktan uçup. Konup bir koltuğun tepesine teklifsiz ve mağrur. İçerideki yası ve insanı karşıma dikip. Dikerek kara habbelerimi gözlerine yaslı. Küllü sesim ile kırçıl dilim ile. Çünkü sanmıyorum diyeyim bir daha asla.




    Birgül Oğuz / HAH
  • Olancası bir tutam can, kadasına, belasına sunduğum;
    Ben öleydim loooyy
    Elim boş, ayağım pusu
    Bir ben bileceğim oysa, ne afat sevdim .....

    * Ahmed Arif
  • seven insanın gözleri geçit vermezdi;
    seven insanın gözleri vakte pusu kurardı
  • Gel gözyaşlarımın nefesimi dinle
    Kurban olayım,sözümü dinle
    Sana yâr olanı,ben kalbimle yok ederim
    Sana tuzak kuranın,kalbine pusu olurum
    Sana söz söyleyenin,alfabesi olurum
    Sen bana ben sana
    Yolunda ömrüm sana,bitmişim yana yana
    al gözyaşlarim sana sana
    Ben gidiyorum sana sana
    Nereye gidiyorsun diye soranlara
    Solundan Geçiyorum...
    Şair Ruhlu