Gün ilerledikçe zaman cızbüzük eskir. Benler değişir, kişiler yama diker ya da silinir... Her gün ölüme biraz daha benziyorum. Yüzümü gözsüz dikizlemeye çabalıyorum. Rüyalarım sayrı kapının kolunu zorluyor. Ama yanımdaki neden var bilmiyorum. "Sahi kim o?" Bilmiyorum. Köşe başlarına topal bekçiler dizilmiş. Hangi pencerenin soluğunu tutsam düdük çalıyor. Bu kadar ben varken pusuda, hangi ben çıkabilecek ki dışarıya? Rüya mı bu gördüğüm? "Bilmiyorum farkında mısın, kalbin kafana sığmıyor. Pazar günleri gibisin, tıkış tepiş..." Kazdığım yerleri aklıma kerttim, geçin, gidin, ben bu çukurda pineklerim derdi. Kerametin kitabeleri, trampetin teraneleri... Anlat anlat, kaldırımlara paydos. Aldırsın tezimi mehtap, çamaşır ipine astığım serap... Haziran kuruyor, Ağustos yaş. Kim yağdı yine gökten, karikatürlerini döküyor nakarat. Gel de gülme nizami. Kaç sayıkladım, mayışıyorum. Sokağa çıkmayın, lambalar eldiven giyiyor. Dönen darbelerin dram izi... Manzarası şişeyi dolduruyor. Telaşı telafiden dönün. Bir kuruşu kaç terziye bölebilirsin? "Kundura giyen mi kaldı?" Bikere de sundurma! Gözümün değdiği yere kanım matbaa kuruyor. Bir gün lazım olursa asaraçmegafon, kulağını aç. "Mayıversinler." Hay ağzın nal yesin, seninle anlaşacağız gibi. 26 Haziran 2026 03.47
BÖLÜM XI: ÇARKIN DİŞLİLERİ VE ROBOTİK FISILTILAR İnsan, idealleriyle girdiği kapılardan unvanlarıyla çıkabilir; ama o kapıların arkasında bıraktığı ruhun hesabını hiçbir diploma kapatamaz. Elektronik teknolojisi bölümünün o teorik, temiz dünyasından çıkıp, piyasanın o küçük, rutubetli atölyelerine adım attığımda, karşımda bulduğum şey devre şemaları değil, insan ruhunun karmaşık ve sinsi haritasıydı. Girdiğim o küçük firmada bana yaptırılan işlerin basitliği (getir-götürler, tak-çıkar rutinleri) aslında sistemin bir prototipiydi: Sistem, senin zekanı değil, sadece o anki işlevselliğini talep ediyordu. O dükkanın eşiğinden içeri girdiğinizde, floresan lambaların altında sahte bir huzur havası solurdunuz. Herkes içten içe bir diğerinin eksiğini arar, onu patronun gözünde düşürmek için pusuda beklerdi ama yüz yüze gelindiğinde o samimiyet tiyatrosunun perdeleri ardına kadar açılırdı. Bu atölyede kimsenin bir diğerine iş öğretmek, onu geliştirmek gibi bir derdi yoktu. Çünkü bilginin paylaşılması, gücün devredilmesi demekti. Yeni gelene bir şey öğrettiğin an, kendi yeri doldurulabilirliğini tescillemiş olurdun. Bu yüzden, dükkanın eski sakinleri için en konforlu alan, yeni gelenin arkasından "kafası basmıyor, yavaş, işi bilmiyor" fısıltılarını yayarak kendi tahtlarını sağlama almaktı. O çarkın dişlileri arasında, her biri kendi zindanında yaşayan karakterler dizilmişti: Remzi: Toplumun o en tehlikeli damarını temsil ediyordu; geleneklere, göreneklere sıkı sıkıya bağlılık taslayan, ağzından "dürüstlük ve dobralık" kelimelerini düşürmeyen ama arkasından kuyu kazmadığı tek bir insan bırakmayan o organize yüzsüzlük. Begüm: Kendi ait olduğu sınıfı beğenmeyip, zihninde kurguladığı elit kesime özenen, ancak o sahte elitliğe ulaşmak için kendi menfaati uğruna yanındaki herkesi
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Hicretim sanadır ey rab
Bir azılı düşman pusuda Her fırsatta saldırmakta Beni bana vurduran, beni bende öldüren Hicretim sanadır ey rab Çıkar beni Yusuf gibi kuyudan İmkansızın içinde imkanı bulduran.
Şiir
Yıldız bir gökte güzel birde ayyukta Ay bir yıldızla güzel birde bayrakta Düşman pusuda güzel dost yanında Kan damarda güzel intikam yakında Aşk yürekte güzel dua dudakta Kavga ayakta güzel ölüm yatakta Çay bardakta su ırmakta sevda ırakta Testi ürgüpte güzel gönül Kerkük’te
3.kural Dağlarda güneşin son parıltısı Ve toprak damlı evlerde umut sönerken Yitik mağaraların dibinde Pusuda beklerken ölüm Bilesin beni

m

@cavxezal
·
kız: 1. kural erkek: ? kız: 2. kural erkek: ? kız: 3. kural erkek: ? kız: 4. kural erkek: kız: 5. kural erkek: kız: 6. kural erkek: kız:7. kural erkek: (kız Ahmet Kaya'nın gözlerim bin yaşında albümünün şarkılarını sayıyormuş)
2 Ağustos 1968 günü, Saygon’un barut, kan ve rutubet kokan puslu havasında, adalete pranga vuran bir ölüm tiyatrosu kuruldu. Kudretli kürsülerde oturanlar, arkalarındaki o devasa okyanus ötesi imparatorluğun çelikten gölgesine sığınmış, mülkün ve zulmün kibriyle sayıklıyorlardı. Sanık sandalyesinde ise, yirmi üç yaşında bir üniversite öğrencisi, toprağın bağrından kopmuş bir vatan kızı duruyordu: 10 Aralık 1945 günü, Long An eyaletinin vatansever bir çiftçi ailesinde, dokuz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gözlerini açmıştı Võ Thị Thắng. Ülkesi sömürgecilerin pençesindeydi. Daha 11 yaşında küçücük bir çocukken, bahçelerindeki gizli tünellerde saklanan direnişçilere yalın ayak mektup ve aş taşıyarak başladı onun yurt sevgisi. 16'sına geldiğinde illegal gençlik hareketlerine katıldı; 17 yaşında ise öğrenci birliği saflarında bir vatan kızı olarak Saygon sokaklarındaydı. Takvimler 1968'in efsanevi Tet Taarruzu'nu gösterdiğinde, ona kritik bir görev verildi: Şehre sızıp halkın mücadelesini arkadan bıçaklayan işbirlikçi bir ajanı etkisiz hale getirmek. Görev başarılamadı; Thắng yakalandı ve ağır işkencelerden geçirildi. Fakat ne o sorgular ne de hücreler onun ruhunu teslim alabildi. Võ Thị Thắng. Suçu, çağın en azgın işgalci postallarına karşı yurdunu, namusunu ve geleceğini savunmaktı. Bu asil öfke, bu sarsılmaz duruş dünyaya yabancı değildi; tarih, emperyalizmin yedi düveliyle sarılan Anadolu topraklarında, her karışını kanıyla savunan Türk kadınının elindeki tüfekte, cepheye mermi taşıyan sırtındaki hırkada aynı ruhu görmüştü. Ha işgal altındaki Anadolu’da sömürgecilere meydan okuyan Şerife Bacılar, Halide Onbaşılar, Kara Fatmalar; ha Saygon’un ortasında zincire vurulmak istenen bu gencecik fidan... Mazlum milletlerin sömürgeci canavara karşı feryadı da, direnişi