Antikahramanlar, düz kahramanlara göre daha çok sevilir. Çünkü sıradan bir insan gibi hatalara düşer, yalan söyler, küfreder, kendi ideallerine göre hareket eder. Örnek insanlar değillerdir. Başkahraman Mila da kimliğini değiştirmiş bir antikahraman. Karizmatik, dominant bir kadın, suçluları öldüren bir katil. İnsan gibi görünüyor ama tam olarak bir insan değil, bir insanüstü. Cinsel suç işleyenleri ten kokusundan ayırt edebiliyor, insanlara minik hipnozlar yapıp dillerini çözüyor, gecenin karanlığında gözleri daha iyi görüyor. Mila’nın ne olduğu gizemli, kendisi bile bilmek istemiyor. Olaylar, onun dilinden ve tek bir bakış açısıyla anlatılıyor. Siberpunk bir gelecekte suçluları avlayan bir ekibin lideri ve ruhsatlı bir kelle avcısı olduğundan ve geçmişinden bahsediyor. Romanın dili argolu ve cesur. Kitap incelemelerinde spoiler verilmesinden hoşlanmadığım için ayrıntıya giremem ama baştan uyarayım, eşcinsel veya feminist başkahramanlardan hoşlanmıyorsanız bu romandan keyif almazsınız, hemen uzayın. Çünkü romanda her etnik kökenden, kültürden, cinsiyetten, cinsel yönelimden eleman var. (Beyazlar, zenciler, çekik gözlüler, nordikler, heteroseksüeller, translar, eşcinseller vb.) Ama Mila’ya göre herkes eşit.
Anlatılan dünya ile bizimki arasında çok fark yok, sadece 2030 yılı ve teknolojik olarak bizden ilerdeler ama iklim dengesi bozulmuş ve ırkçı bir tarikat dünyayı ele geçirmiş, fakirleştirmiş. Çok benzer. Yani Dünya b.ka sarmış. Mila’nın, yakın dönemde cinayete kurban gitmiş annesi bilincini piramit bir aygıta kopyalamış. Bu yüzden aygıtı anlatıyor ilk bölümde. Yok yere hapse düştüğünde iş teklifi alıyor. Aslında bu bölümden itibaren heyecanla okudum diyebilirim, çünkü annesini hayata döndürme fırsatı ayağına geliyor. Bunu başarabilmek için tekinsiz bir yüksek