Yine geldi. Aynı saatte, aynı adımlarla. Sanki şehir onun etrafında dönüyor da kimse fark etmiyor. Benim dışımda.
Her sabah aynı masada oturuyorum. Garson artık çayı söylemeden getiriyor, biliyor beklediğimi. Ama bilse kimi beklediğimi, belki getirmezdi. Çünkü insan, olmayacak bir şeyin gelmesini bekleyince üzülür. Bu bekleyişi izleyen de üzülür. Ama o bilmiyor. Kimse bilmiyor. Sadece ben biliyorum.
İşte şimdi geçti önümden. Yüzü bana dönük değil. Yine değil. O kadın bana bakmaz.
Bazen düşünüyorum… Acaba farkında mı burada olduğumun? Belki bir sabah göz göze gelmişizdir de ben fark etmemişimdir. Ama hayır. Onun bakışları bir yerlere ait değil. Ne bugüne ne buraya. Sanki yürürken geçmişine gidiyor her adımda. Ve ben, geçmişinde bile yokum.
Eldivenini düşürdüğü günü hatırlıyorum. Eğilip aldım, uzattım. Teşekkür bile etmedi. Ama sorun değil… Ben sesi için yapmadım onu. Dokundu parmak uçlarımız bir an, çok kısa. Ama ona ait tek gerçek şeydi o temas. Yine de bakmadı.
İçimden "bana bak" dedim. Sessizce, içimden.
Ama o duymadı.
Duysa bile dönüp bakmazdı.
Belki de ben sadece onun yürüdüğü bir sokaktayım. Bir şehir ayrıntısıyım. Her sabah çay içen bir gölgeyim.
Ama bilse…
Bir gün bilse…
Belki o zaman da bakmaz.
O kadın bana bakmaz. Çünkü ben, onun hikâyesinde bir kelime bile değilim.