Kitabın ilk başlarını okumak oldukça rahatsız ediciydi. Ollienin yaşadığı şeyleri raw bir şekilde bize yansıtması. Bir babanın kendi kızına bunu yapabilmesi. Küçüklükte yaşanılan travmaların nasıl hayatın bütününe işlediğini görüyoruz. Yaşadığı zamanında getirisiyle beraber Ollie iyilieşemiyor ve kendini aşırı yalnız ve dünyadan soyutlanmış hissediyor. Kitabın sonunda da görüyoruz ki iyileşmeye başlaması, başka insanların da aynı şeyler hatta daha kötü şeyleri yaşadığının görmesiyle mesafe kat ediyor. Travmatik gen aktarımını da görüyoruz kitapta. Ollienin ilk kızının anorkesik olması gibi. Gerçi belki başka sebepleri de vardır onu pek açmıyor. Hayatına giren bütün erkekleri tatmin etmeye çalışması, hayır diyememesi hep bi kabul görme arayışı içinde olduğunu gösteriyor. Hayatındaki erkeklerin karakterini aynalıyor çünkü içinde kocaman bi sevilme arzusu var. Bu sevilme arzusunu karşı cinsten bekliyor ama arzusal bi sevilmekten daha çok kaliteli vakit geçirebileceği bir sevgi arıyor ve zaten ilişkilerine de cinsellik girdiği an soğuyor ve uzaklaşıyor. Kendisine kız arkadaş bulduğu zaman anlaşılmış hissediyor ve orda da değişimi gelişiyor. Kız arkadaşının önce kendini iyileştirmelisin, kendine yetmelisin, sevmelisin tavsiyeleri çok kıymetli. Olliede bunun farkında ve bi süre ilk evliliğinden sonra kimseyle evlenmek istememesiyle, takılmasıyla, özgür bir kadın olmak istiyor ama kitabın sonunda kurtuluşunun bir erkek tarafından olduğunu yazmış ne yazık ki. Bunu da anlayabiliyorum gerçi. Babasının ona asla vermediği sevgiyi, değeri birisinden muhakkak görmek istiyor. Babasının onu değersiz ve pis hissettirişi hayatı boyunca peşini bırakmıyor, ne yazık ki annesi de bunu değiştirecek bir şey yapmıyor. Falan falan